►Farkımız Farklılığımız - Halsiz Forum
Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.

Bunları Biliyormusunuz?

2 posters

1 sayfadaki 2 sayfası 1, 2  Sonraki

Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:11 am

Bunları Biliyormusunuz?
Bu Konu Altında Paylaşcam
Şifreyi Ters Girince Neler Olduğunu Kaç Kişi Bİliyor ?

Eger bir gun ATM makinelerinden bir soyguncu tarafindan para cekmeye zorlanirsaniz;
PIN kodunuzu ters girmeniz halinde (Orn. 1234 yerine 4321.. gibi) Makine parayi veriyor ancak bu arada polis de cagiriyor.
Bu konuyu cok nadir kisinin bildigi icin, mumkun oldugunca cok kisiye bildirelim.
█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:11 am

Pis Kokusundan Dolayı Kovulan Elçi Veli lakaplı II. Bayezid'in padişahlığı. döneminde Istanbul'a, Moskova kralının elçisi sıfatıyla Mihail Plachtneef isimli birinin geldiğini . .
Bu adamın, insanı istifra ettirecek kadar pis kokmasından dolayı yıkanması için hamama götürüldüğünde, bu keferenin hayatında hiç hamam görmemiş olup yıkanmak ve çamaşır değiştirmek adetine aşina olmadığı ve kimse ile görüştürülmeden pisliğinden dolayı Istanbul'dan kovulduğunu…

Iade-i Ziyaret
Meşhur bir politikacımıza Fransa'da: "Siz Osmanlıların Viyana kapılarında ne işiniz vardı? diye sorması üzerine, o politikacımızın gayet veciz bir şekilde: "Haçlı seferlerinin iade-i ziyaretiydi diye cevap verdiğini .

Içi Yivli Toplar ve Ecdadımızın Sızlayan Kemikleri

Yavuz Sultan Selim Han'ın Ridaniye Savaşı'nda, ileri görüşlü babası Sultan II Bayezid' ın icadı olan "içi yivli topları kullanarak büyük başarılar elde ettiğini..

Bugün ise bizlerin hala II Bayezid'in bu büyük icadını tarih kitaplarımızda: "Yivli top 1868 de Almanlar tarafından icad edildi" diye okutma gafletini göstererek ecdadımızın kemiklerini sızlattığımızı..

Ağaca Asılan Zekat Parası Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslümanın. günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını , Bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp, üzerine de:

"Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al" diye yazdığını..
Ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını……

Insanlığın En Muhteşem Harikası

Osmanlı içtimai yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden Hutterrohta :
"Osmanlı Devleti, geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri, Topkapı Sarayı'ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu. O saray da batıdaki en mütevazi bir derebeyinin sarayı kadar bile büyük değildi. Bu nasıl oluyordu?" diye sorulduğunda, Profesör Hutterroht'un:

"Sırrını çözebilmiş değilim. 16. asırda Filistin'in sosyal yapısı üzerinde çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım. Osmanlı, üç yıl sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öyle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden geleceğini planlamıştı. Herhalde Osmanlı, devlet olarak insanlığın en muhteşem harikasıdır" diye cevap verdiğini…

Abdülhamid Han'ın Istihbarat Gücü Batılı emperyalist güçlerin, Ermenileri piyon olarak kullanıp kışkırtarak Anadolu'da karışıklıklar çıkardığı günlerde, Ingiliz Büyükelçisi'nin Sultan Abdülhamid'e gelip, küstahça: "Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?" diye sorma cüretini göstermesi üzerine, Ulu Hakan'ın keskin bakışlarını elçinin üzerine dikerek:

"Filan gün, filan saatte Karadeniz'in filan noktasına yaklaşıp, karaya Ermenileri Türklere karşı silahlandırmak için şu kadar sandık malzeme çıkaran ve komitacılara teslim eden Ingiliz gemisinde, Türk başına kaç silah bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz. " cevabını verdiğini…Sultan Abdülhamid'in bu muazzam istihbarat gücü karşısında Ingiliz elçisinin dehşete kapılarak aptallaştığını…

Lavrens'in Itirafı
Arapları aldatarak Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtıp isyana sevkeden Ingiliz casusu Lavrence'in, yardımcıları Nuri Said, Faysal ve Şerif Hüseyin ile birlikte Şam'da Türkleri katlettikten sonra: "'Evet onları isyana ben kışkırtmıştım. Ama böylesine vahşice kan dökeceklerini hiç tahmin etmemiştim. Bazı mahalleleri gezerken silahsız Türk askerlerinin nasıl öldürüldüklerine bakamadım;tiksindim bu vahşetten…" diyerek itirafta bulunduğunu .

OSMANLI DÖNEMINDE FAKIR MAHALLELERIN SOKAK ARALARINDA ÇEŞMELERIN YAPILIR AMA BU ÇEŞMELER ASLI GÖREVININ DIŞINDA AYNI ZAMANDA ZENGIN HALKIN GIZLICE GELIP BURALARA PARALAR BIRAKTIĞINI VE O RADA YAŞAYAN FAKIR HALKIN SADECE IHTIYACI KADARINI GIDIP BU ÇEŞMELERDEN ALDIĞINI….

DUYMUŞ MUYDUNUZ?
█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:11 am

Tarkan in son albümünün isminin ne anlama geldigini merak etmiyor musunuz ?
metamorfoz ne demek?

Metamorfoz, baskalasim olarak da bilinir, özellikle için kullanilan bu terim olup, canlinin tirtil düzeyinden yetiskin düzeye geçisi. Insecta sinifi içerisinde siniflandirilan canlilar, genel olarak baskalasim geçirip geçirmemelerine bagli olarak üç gruba ayrilirlar;

Ametabolus böcekler: Bu gruba böcek olmayan alti ayakli canlilardan bir kismi girer. Bu gruptaki canlilarin larva ve yetiskin halleri çiftlesme organlarinin yoklugu disinda aynidir ve metamorfoz geçirmezler

Hemimetabolus böcekler: Bu gruba pek çok böcek grubu girmektedir. Larva yetiskinlik asamasina kademeli olarak geçer ve asamasi yoktur.
Holometabolus böcekler: ve pek çok böcek sinifinin dahil oldugu bu grupta yasam döngüsü, ve yetiskin asamalarindan olusur.

Baskalasim geçiren canlilar,kelebek,kurbaga,sinek vb.dir

█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:12 am

BUZ ILE TELEKINEZI

Bu aralar “Psişik sosyetede” (Hollandalilar özellikle video saldırısına geçti) aşırı derecede modaya dönüşen buz oynatmanın püf noktalarını anlatalım.

Buz oynatmanın avantajları;

1) Normalde elleriniz ısınmışken telekineziyi daha rahat yaparsiniz. Buzla uğraşma sonucu zamanla ısı değişimlerinden etkilenmeyip kesintisiz işinize devam edebilirsiniz.

2) Kağıt, pipet gibi ilk seviyelerden sonra , düz bir yüzeyde elle doğru düzgün hissedilir birseyi hareket ettirmek bu işin size daha kolay gelmesini sağlar ve ağır cisimlere etki etmeniz daha kolay olur.



Nasıl yapmalıyım ?
Ilk denemenizse “buzu” düz yüzeye koyun ve suyunu iyice etrafa yayın, buz suyun içerisinde durmalı.

Ellerinizi buza dokundurmayın ve onu itmeye çalışın. önce açık parmaklarla deneyin, olmazsa tüm parmakları birleştirip elinizle rüzgar yarattiğinizi hayal ederek onu itmeye çalışın.

Ellerinizi sabit bir yere koyun (buza yakın olsun) ve buzla aranızda bir ip bağlı olduğunu düsünüp, buzu o iple kendinize çektiğinizi düsünün.

Bunlardan herhangi biri olmazsa yukarıdada yazdığım gibi daha sonra deneyin yada başka bir yerde deneyin.

Normal buz hareketlendirmesini yapabilmeye başladıysanız devamında onu döndürmeye çalışın.

Ilk “katı” maddenizi oynatmak muhteşem bir duygu.

bn bu konuyla çok ilgileniorum ama buz da başarılı olamadım yapabiliğim tek şey odamın ampüllünü patlatmak oldu,bu da bi başarı tabii

█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:12 am

bir tane ağaç 40 insana oksijen üretiğini biliyormuydunuz
█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:12 am

yoksa biiyomuydunuz

Bir karınca kendi ağırlığının 50 katı ağırlığı kaldırabilir
Arılar yarım kilo bal yapabilmek için arılar iki milyondan fazla çiçekten bitki özü toplamak zorunda.
Hamamböcekleri yaklaşık olarak 250 milyon yıldır yaşadıkları halde hiçbir değişime uğramamışlardır.
Bir mayıs sineğinin ömrü sadece birkaç saattir.
Kangurular geri geri yürüyemezler.
Penguenler, enerji tasarrufu yapmak için sarkaç hareketiyle yürür.
Dünyada insan başına düşen karınca sayısı 1 milyondur.
Filler, zıplamayan tek memelidir.
Bir inek, hayatı boyunca yaklaşık 200 bin bardak süt üretir.
Erkek penguenler kuluçkaya yattığı 4 ay boyunca hiçbir şey yemez.
Dünyada yaşayan aşağı yukarı 1 milyon böcek türü var, her yıl aşağı yukarı 8 bin yeni tür keşfediliyor.
Bir pire, kendi büyüklüğünün 150 kat yüksekliğine zıplayabilir. Bu oranı tutturmak için insanın yaklaşık 30 metre zıplaması gerekir.
10 gramlık bir sümüklü böcek, 1 kilogramlık yükü çekebilir.
Fare, bir deveden bile daha uzun süre susuz kalabilir.
Son 4 bin yılda herhangi bir yeni hayvan evcilleştirilmedi.
Dişi morina balığı yılda yaklaşık 4 milyon adet yumurtlar.
Göç eden kuşlar (V) biçiminde sıralanarak uçar ve bu sayede harcadıkları enerjiden yüzde 23 tasarruf sağlar.
Yılda 100 milyon köpekbalığı, sadece yüzgeçleri için öldürülüyor.
Bir yıl içinde bir milyon balıkçıl kuş ve 100 bin deniz memelisi ve deniz kaplumbağası, plastiklere dolanıp havasızlıktan ölmekte.
Hastalanmayan tek hayvan köpek balıklarıdır.
Bir çift sineğin sadece nisan-mayıs aylarında bıraktıkları yumurtaların tamamından sinek çıksaydı, dünyayı 14 metre kalınlığında bir sinek tabakası kaplardı.
Ingiltere’deki bazı kuşlar evlerin kapısına bırakılan süt şişelerinin kapağını delerek beslenmeyi öğrenmiştir.
Bir yıl içinde denizlerden avlanan balıkların ağırlığının üç katı kadar atık denizlere atılmaktadır.
Bir litre motor yağı 530 bin litre içme suyunu kirletebiliyor.
Yaban kazları 8 bin metre yüksekte uçabilir
Her yıl tankerlerle taşınan petrolün binde biri denizlere sızıyor. Bu miktar 2 milyon 200 bin ton.
Yunanistan'da sakin Türk kahvesi istemeyin. Türk kahvesinin adi bu ülkede Yunan kahvesidir.
Nepal'de ayak üzerinden atlamayın. Kötülüğü simgeler.
Sili'de lokantada ellerinizi karninizin üzerine koyun. Yoksa servis yapmazlar.
Japonya'da üç kişinin resmini çekmeyin. Sansınızı kapatır.
Moğolistan'da yslyk çalmayın. Kötü ruhları davet etmiş? olursunuz.
Hindistan'da sokakta tuvaletini yapanlara tepki göstermeyin. Yasaldır.
Kolombiya'da gece sakın kırmızı ışıkta durmayın. Soyulursunuz.
Çin'de yere tükürmek serbesttir. Balgamın üzerine basmak yasaktır.
ABD'de trafik polisi sizi durdurursa elleriniz direksiyon üzerinde put gibi bekleyin. Hareket ederseniz vurulabilirsiniz.
Endonezya'da küçük çocukların basını okşamayın, yoksa zekaları gelişmez.
Tibet'te çay bardağını iki elinizle avuçlamazsanız saygısızlık etmiş olursunuz.
Japonya'da çatal, kasık yerine kullanılan Çubuklara tabağa çapraz koymak hakarettir.
Bahama Adalarında çiçekli etek giymek koca arıyorum anlamına gelir.
Bikini adalarında bikini giymek yasaktır.
Çin'de sakin kadeh kaldırırken ''Çin Çin'' demeyin. Erkeklik organı anlamına gelir.
ABD'de erkek erkeğe öpüşmeyin. Adiniz çıkar.
Rusya'da erkek erkeğe dudaktan öpmek sevgi ve saygıyı gösterir.

Fareler kusamaz.
Filler zıplayamayan tek memelidir.
Gecen 3500 yılın, sadece 230 yılı barış içinde yaşanmıştır.
Global ısınma yüzünden yükselen deniz seviyesi 2050 yılında Shangai ve deniz kıyısındaki diğer cin şehirlerinde büyük sellere neden olacak. Bu sellerde 76 milyon kişi evsiz kalacak.
Gözleri açık tutarak hapşırmak imkânsızdır.
Gözlerimiz hiçbir zaman büyümez. Ama burnumuz ve kulaklarımızın büyümesi asla sona ermez.
Güney Kore başkenti Seul, Kore dilinde "başkent" anlamına gelmektedir.
Günışığından daha fazla yararlanmak için saat uygulamasını Benjamin Franklin başlatmıştır.
Günümüzde, evlenenlerin yüzde ellisi boşanmaktadır.
Hamamböcekleri yaklaşık olarak 250 milyon yıldır yaşadıkları halde hiçbir değişime uğramamışlardır.
Hapşırdığınız zaman, kalbiniz de dâhil olmak üzere bütün vücut fonksiyonlarınız bir an için durur.
Hapşırırken Burnu ya da Ağzı Kapamak, Felce Neden Oluyor.
Havuca rengini karoten verir.
Hawaii alfabesinde sadece 12 harf bulunmaktadır.
Her 25 kişiden biri astım hastasıdır.
Her dört Amerikalıdan biri mutlaka televizyonda görünüyor.
Her iki taraf da kan bağışında bulunursa, Paraguay’da düello yapmak yasaldır.
Herhangi bir okyanusun en uzak olduğu nokta cin’dir.
Hindistan`da oyun kâğıtları yuvarlaktır.
Hindistan’daki yıllık doğum sayısı, Avustralya’nın toplam nüfusundan fazladır.
Hipopotamlar insandan daha hızlı koşarlar.
Ileri doğru bir adim atıldığında, insan vücudundaki 54 kas çalışır.
Ilk çamaşır makinesi 1907 yilinda Hurley Machine Co. Tarafından pazarlandı.
Inciler sirkede erir.
Inek sütünün pH değeri 6’dır.
█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:13 am

Bir universite profesoru ogrencilerine su soruyu sorar;
-'Var olan herseyi Tanrimi yaratti?'
Cesur bir ogrenci ayaga kalkar ve yanitlar.
-'Evet herseyi Tanri yaratti!'
Profesor sorusunu yineler ve ogrenci yine 'evet efendim ' diye yanitlar.
Profesor devam eder;
-'Eger herseyi yaratan Tanri ise ve seytan var olduguna gore seytani da
Tanri yaratmis olur ve calismalarimizda uyguladigimiz 'Kesinlestirme'
prensibine gore de Tanri seytandir.Ogrenci boyle bir onerme karsisinda
sasirir ve yerine oturur.Profesor ise ogrencilerine bir kez daha Tanri'nin
icindeki kaderin bir efsane oldugunu kanitlamaktan oturu oldukca mutludur.Bu
arada bir ogrenci ayaga kalkar ve
-Bir soru sorabilirmiyim profesor? der.Profesorde sorabilecegini soyler.
Ogrenci ayaga kalkar ve 'Soguk varmidir? diye sorar.
Profesor; Nasil bir soru bu boyle,tabiki vardir ' diye yanitlar. 'Sen hic
soguktan usumedinmi?'
Ogrenci ; -'Aslinda, fizik yasalarina gore soguk yoktur. yasamda/realitede
biz sogugu sicakligin yoklugu olarak dusunuruz.Herkes veya nesneler o enerji
oradaysa veya bir sekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler.Ornegin,Absolute
0 (-460 derece F) sicakligin kesin yoklugudur (hic olmadigi seviyedir).Tum
maddelerin bu seviyede reaksiyon verme ozellikleri bozulur ve degisir.Soguk
yoktur,o yalnizca sicakligin yoklugunda duyumsadiklarimizi tarif etmek icin
yarattigimiz bir kelimedir' der ve devam eder,
- Profesor, karanlik varmidir?
Pofesor ;
-'Tabiki vardir'. Ogrenci yanitlar,
-'Korkarim gene yaniliyorsunuz efendim.Cunku,Karanlik ta
yoktur.Yasamda/realitede karanlik isigin yoklugudur.Biz isik uzerinde
calisabiliriz ama karanligi calisamayiz.Gercekte,biz Newton'un prizmasini
kullanarak beyaz isigi kirar ve renklerin cesitli dalga uzunluklari uzerinde
calisabiliriz.Ama karanligi olcemeyiz.Bir basit isik isini karanlik bir
mekani aydinlatarak karanligi kirmis olur yani karanligi gecersiz kilar. Siz
belli bir mekanin/uzayin ne kadar karanlik oldugundan nasil emin olursunuz?
Isigin miktarini olcersiniz! Bu dogrudur degilmi? Karanlik insanlik
tarafindan , isigin olmadigi yer/mekan icin kullanilan bir kelimedir. Son
olarak ogrenci profesore gene sorar;
-'Efendim seytan varmidir? Bu kez profesor pek emin olamamakla birlikte
yanitlar;
-'Tabiki, acikladigim gibi, biz onu her gun ,her yerde onu
goruruz.Seytan/kotuluk bir kisinin baska bir kisiye her gun sergiledigi
insaniyetsizliginin bir ornegidir.O , dunyadaki islenmis tum
suclarda,siddette yer alir.Bunlarin tumu seytanin kendisinden baska bir sey
de degildir.' der.
Ogrenci devam eder; -'Seytan yoktur efendim.Yani o kendi basina yoktur.
Seytan basit olarak Tanrinin yoklugudur.O aynen karanlik ve soguk ta oldugu
gibi insanin tanrinin yoklugunu tarif etmek uzere yarattigi bir kelimeden
ibarettir.Tanri seytani yaratmadi. Seytan/kotuluk insanin tanrisal sevgiyi
yureginde duyumsamadigi zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur.O aynen
sicakligin olmadigi yere gelen soguk ya da isigin olmadigi yere gelen
karanlik gibidir.
Profesor yerine oturur. Genc ogrencinin adi Albert Einstein'dir.

█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:13 am

BIRINCI KUŞAK

Gaia: Yunan Mitolojisinde ilk Ulu Tanrıça ya da Ana Tanrıça, tüm yaşamı besleyen Toprak Ana.

Uranos: Gaia'nın oğlu ve kocası; gökyüzünün hükümdarı.

IKINCI KUŞAK

Yüzer Kollular: Üçüzler; en iyi bilineni Briareus.

Kykloplar: Üçüzler; tek gözlü demirciler; Zeus'un hizmetkarları.
Titanlar: On üç kardeşler; tanrılar onları yenmeden önce çocukları ile birlikte evreni yöneten ölümsüzler ırkı.

Kronos (Saturnus): En küçük çocuk; Uranos'tan sonra gökyüzü tanrısı ve Titanların efendisi; ilk altı Yunan tanrısının, Zeus, Poseidon, Hades, Hera, Demeter ve Hestia'nın babası.

Rheia (Kybele): Kronos'un kız kardeşi ve karısı; Gaia gibi Ulu tanrıça veya Ana Tanrıça; Zeus, Poseidon, Hades, Hera, Demeter, Hestia'nın annesi.

Helios: Daha sonraki Yunan ve Roma mitolojisinde yerini Apollon almadan önce güneş tanrısı.

Selene: Daha sonraki Yunan ve Roma mitolojisinde yerini Artemis almadan önce ay tanrıçası.

Themis: Apollon bilicilik merkezini ele geçirene kadar Dephoi'de kehanet tanrıçası.
Atlas: En güçlü Titan; Zeus tarafından sonsuza dek gök kubbeyi taşımaya mahkum edildi.

Prometheus: En yaratıcı ve akıllı Titan; çamurdan ölümlü insan yaratmıştır.

Epimetheus: Prometheus'un erkek kardeşi; Pandora'nın (ilk ölümlü kadın) kocası.

Okeanos: Dünyayı kuşattığı ileri sürülen ırmak tanrısı.

Hyperion: Güneşin, ayın, şafağın babası.

Iapetos: Prometheus'un babası.

ÜÇÜNCÜ KUŞAK

Zeus (Jupiter, Iova): En küçük, en akıllı, en güçlü çocuk; Kronos'tan sonra gökyüzünün hükümdarı; tanrıların yöneticisi, ölümlülerin dünyasındaki düzeni sağlar; yabancıları, misafirleri korur.

Poseidon (Neptun): Zeus'un erkek kardeşi; denizler hükümdarı; depremin nedenidir.

Hades (Pluto): Zeus'un erkek kardeşi; yer altı dünyasının hükümdarı; ölülerin efendisi.

Hera (Iuno): Zeus'un kız kardeşi ve karısı; Olympos kraliçesi; evlilik ve doğum tanrıçası.

Demeter (Ceres): Zeus'un kız kardeşi; Rheia ile Gaia gibi Ulu tanrıça ya da Ana tanrıça,
tohum tanrıçası.

Hestia (Vesta): Zeus'un kız kardeşi; tanrıların en yumuşak yüreklisi, en çok sevileni; yuvaların bekçisi.

ZEUS'UN ÖLÜMSÜZ ÇOCUKLARI

Apollon: Artemis'in ikizi; kehanet, tıp, okçuluk, müzik tanrısı; daha sonraki Yunan ve Roma mitolojisinde güneş tanrısı.

Artemis (Diana): Apollon'un ikizi; av tanrıçası; daha sonraki Yunan ve Roma mitolojisinde ay tanrıçası.

Athena (Minerva): Güzel sanatlar, zanaat, savunma savaşları, daha sonraki Yunan ve Roma mitolojisinde akıl tanrıçası.

Aphrodite (Venus): Güzellik ve Aşk tanrıçası.

Persephone (Proserpin): Hades'in karısı; yer altı dünyasının kraliçesi.
Kader Tanrıçaları: Klotho, Lakhesis, Atropos: Her ölümlünün hayatının ne kadar süreceğine karar verirler.

Ares (Mars): Savaş Tanrısı.

Hephaistos (Vulcanus): Aphrodite'in kocası; tanrıların demircisi; yaratıcılığı ve yeteneği ile ünlü.

Hermes (Mercurius): Zeus'un habercisi; yolculara yol gösterir, ölülerin gölgelerini yer altı dünyasına gotürür; tüccarlara, hırsızlara yardım eder.
█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:13 am

Roma Tanrıları

Roma Mitolojisinde olaylar aşağı yukarı Yunan mitolojisindeki gibidir; fakat tanrıların isimleri farklıdır.

Fames: Açlık Tanrıçası.

Luna: Ay Tanrıçası.

Fortuna: Şans, Kader Tanrıçası.

Saturnus: Yunan mitolojisindeki "Kronos"'un karşılığı.

Kybele: Yunan mitolojisindeki "Rheia"'nın karşılığı.

Concordia: Barış Tanrıçası.

Ops: Bolluk Tanrıçası.

Camenta: Doğum Tanrısı.

Fauna: Falcı Tanrıça.

Portunus: Geçitleri ve Limanları Koruyan Tanrıça.

Juventus: Gençlik Tanrıçası.

Phebus: Güzel Sanatlar Tanrısı.

Jupiter, Iova: Yunan mitolojisindeki "Zeus"'un karşılığı.

Neptun: Yunan mitolojisindeki "Poseidon"'un karşılığı.

Pluto: Yunan mitolojisindeki "Hades"'in karşılığı.

Iuno: Yunan mitolojisindeki "Hera"'nın karşılığı.

Ceres: Yunan mitolojisindeki "Demeter"'in karşılığı.

Vesta: Yunan mitolojisindeki "Hestia"'nın karşılığı

Diana: Yunan mitolojisindeki "Artemis"'in karşılığı.

Minerva: Yunan mitolojisindeki "Athena"'nın karşılığı.

Venus: Yunan mitolojisindeki "Aphrodite"'in karşılığı.

Proserpin: Yunan mitolojisindeki "Persephone"'un karşılığı.

Mars: Yunan mitolojisindeki "Ares"'in karşılığı.

Vulcanus: Yunan mitolojisindeki "Hephaistos"'un karşılığı.

Mercurius: Yunan mitolojisindeki "Hermes"'in karşılığı.

Bellona: Savaş Tanrıçası.

Bacchus: Şarap Tanrıçası.

█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:14 am

BABIL DINI

Gökyüzü tanrısı Anu, hava tanrısı Enlil ve yeryüzü tanrısı Ha gibi en büyük üç Sümer tanrısı, Babil ilahları arasında da yer almışlardır. Daha sonra Marduk, hem Ea'nın oğlu olduğundan doğuştan gelen haklara, hem de onun olağanüstü yeteneklerine sahip olarak doğdu. Marduk, tanrılar meclisine girer girmez, tanrılar ona yeryüzünde Enlil'in rolünü verdiler, böylece Enlil güç ve eylemden yoksun, sadece addan ibaret kalan bir tanrı haline geldi. Marduk en üstün tanrı mertebesine ulaştı. Marduk'a evreni yaratma, faaliyet halinde tutma şerefi ve esas amaçlan tanrılara hizmet etmek olan insanları yaratma onuru verildi. Bütün tanrılar ve ölümlüler, Marduk'un emirlerine itaat i'ttiler. Marduk dinsel bir devrim sonucu iktidara ulaştı ve onun /aferi evrende yeni bir düzen, yeni bir bakış açısı ortaya çıkardı. Sümer tanrıları, genellikle temsil ettikleri gökler, kara ve su gibi kişiliklerle evreni oluşturan özün bir parçasıydılar. Marduk, onlara yeni roller verdiğinde, evreni, Babillilerin tanıdığı gibi yarattı. Zaten var olan elementleri (tanrıları), kaosun içinden bir düzen ortaya çıkacak şekilde düzenledi.
Marduk'un, yeni düzeni eskisinin yıkıntıları üzerine kurması da dikkat çekicidir. Marduk, yeni, erkek egemenliğine da-yanan,ataerkil bir dinin, kadınların egemen olduğu anaerkil bir ilin üzerindeki zaferiydi. Büyük Tanrıça ya da Ana Tanrıça olan ve bütün temel tanrılara yaşam veren Tiamat, şimdi tanrıların düşmanı haline gelmişti. Eskiden iyi olan ve çocuklarının yaşamını koruyan Tiamat, şimdi kötüleşmiş, bu çocukları yok etmeye' yılışıyordu. Eskiden en iyi tanrılara hayat vermişken, şimdi canavar ve şeytanlara hayat veriyordu. Geçmişte kocası ve çocuklarından daha güçlüyken, şimdi güçlü sihirlerine karşı bağışıklığı olan yeni bir tanrı tarafından yenik düşürülmüştü.
Marduk'un gücüyle, kaosun içinden düzen, ölü maddeden yaşam ortaya çıktı ve her yıl doğa yenilendi. Yine de Marduk'un iktidarı altında bile evren ve içindeki tanrılar önceden kestirilemez ve onlara güvenilmezdi. Hatta en güçlü kral bile basan için tanrıların yardımına ve iyi niyetine muhtaçtı. Bir kral için bile ölümden sonraki yaşam, yeryüzündeki icraatları için ödül değil, sadee karanlık, toz, yoksunluk ve ebedi sıkıntılar vaade-diyordu. Eğer insanlar arasında en nüfuzlusunun böyle bir kaderi varsa, sıradan insanların kaderi daha iyi olamazdı. Dolayısıyla Babillilerin zamanında insanlar, güvenliğin ve umudun eksik olduğu bir dünyada, yaşamlarında yapabileceklerinin en iyisini yapmak zorundaydılar.

█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:14 am

ANADOLU'DA TARIHSEL VE KÜLTÜREL SÜREKLILIK

MÖ 10 bin-8 bin yılları arasında Batı Avrupa'da buzul çağı devam ederken, Anadolu'ya nemli, ılıman bir iklim hakim olmaya başlamıştı. Aynı durum, Mezopotamya ve Nil boylarında da oluşmuştu. Ancak bu bölgeler o tarihlerde tamamen ormanlarla kaplıydı. Anadolu'nun bazı yöreleri sık ormanlarla kaplı olsa da seyrek ormanlarla kaplı mera alanları da vardı. Buzul çağından beri devam eden göçebe toplayıcılık bu bölgelerde yerini tarım kültürüne terk etmeye başlamıştı. Anadolu'da dünya tarihinin ilk büyük devrimi başlıyordu, insanın toprakla olan dostluğu ile. Insanoğlu ilk kez toprağın ona neler verebileceğini keşfediyor, yerleşik yaşamın olanaklarından faydalanıyordu. Yoğun emek isteyen, zor bir uğraştı bu. Bu zorlu ilişki, toprağın insanla ilişkisini anlamlandırıyor ve kutsallaştırıyordu. Daha sonraki yıllarda Ortadoğu'nun diğer bölgelerinde, Mezopotamya ve Mısır'da toprakla yaşamayı başka topluluklar da öğrenmişlerdi. Fakat bu çok kolay bir işti onlar için. Sel sonrası toprağa tohum serpiştirmek yeterli oluyordu. Iklim koşullarına göre, hangi alan uygun ise oraya ekim yapılıyordu. Dolayısıyla sulu tarımda toprak değil, tohumdu önemli olan. Kerameti tohumda arayan bu topluluklar bu nedenle erkek cinsiyetli yaratıcılara tapındılar. Toprak, Anadolu'da anlamlı ve önemliydi; Toprak, ana idi.

Tarih, Anadolu'da, bir yeryüzü tanrıçası olan Ana Tanrıça ile başladı. Belki de binlerce yıl varlığını koruyan ve etkisini nesillerden nesillere aktaran bu inanç halkların mayasıydı. O, göklerde değil, yerde insanların yanı başındaydı. Dokundukları, gördükleri, kokladıkları hayranlık duydukları her şeydi Anadolu halkları için. O, sadece insanların değil; toprağın, suyun, çiçeklerin, kuşların ve böceklerin de tanrıçasıydı. Doğanın ta kendisiydi o. Bir ilkçağ çiftçisi evinin bir köşesine koyduğu Tanrıça heykelini izlerken onu görüyordu, tıpkı bir ortaçağ ermişinin aynada kendine bakarken tanrıyı görmesi gibi.

Anadolu halkları inadına, Ana Tanrıça inancını binlerce yıl nesilden nesile aktardılar. Onlar tanrıçalarını tarlalarını sürerken, vahşi hayvanları evcilleştirirken tanıdılar. Toprak, insanoğlu tohumları savura savura dağıtırken bir ana gibi dölleniyor, bereketini armağan ediyordu. Yaz yeniden doğumun, kış ise ölümün simgesiydi. Ürünlerden ayrılan tohumlar yeniden toprağa döndü Tanrıça'nın bereketi için. Anaların kutsallığı işte bu tanrısal eylemi gerçekleştirdiklerindendir. Doğurganlığı böyle algılamak ve her şeyi böylesine sevmek ne kadar güzeldi, barışın ve dostluğun temeli o zamanlarda atılmıştı herhalde.

Çatalhöyük insanı doğa sevgisini tanrısallaştırmış ve günlük yaşamının bir parçası yapmıştı. Yemek, içmek, oturmak ve yatmak için kullandıkları evler aynı zamanda kutsal alanlardı. Bu yaşam biçimi binlerce yıl değişmeden böylece devam etti. Ana Tanrıça evlerinin içinde ona ayrılmış kutsal bir alanda varlığını sürdürdü. Gömütlerin üzerine kat kat kurulan yeni kentler gün geldi terk edildi. Anadolu'nun dört bir yanında yeni hayatlar kuran halklar tanrıçalarını da yanlarında taşıdılar. Evlerin Ana Tanrıça ile kutsallaşması sanatın günlük yaşamla iç içe yaşanmasını sağladı. Çırılçıplaktı Ana Tanrıça, tıpkı doğa gibi, gerçeğin simgesiydi. Toprak heykellerinde hep doğururken görürüz onu. Bu haliyle bereketin ve çoğalmanın sembolüdür bütün analar gibi.

Erkek "gücü"nü fark edince, anasını köleleştirdi

Doğa koşulları Anadolu'da değişik bir yapılaşmaya neden olmuştu. Mısırlılar gibi atalarının topraklarını terk etmemişler, kentlerin üstüne yeni kentler kurmuşlardı. Otuz beş metreyi bulan höyükler oluşmuştu üstüste. 20. yüzyıl arkeologları dünyanın hiçbir yerinde benzer yapılara rastlamadılar. Böylesine sadık bir insan mekan ilişkisi olmadı yeryüzünde.

Ancak bir gün erkekler fiziksel güçlerinin farkına varıp da, analarını köleleştirmeye başlayınca işler birdenbire değişiverdi. Onlar sandılar işin kehaneti kendi döllerinde, sandılar ki tarladaki ürünün sırrı da tohumda. O vakit göklerde, farklı yerlerde aradılar işin sırrını, bilemediler ki tohumu da zaten toprak veriyor. Artık onlar için kutsal değerler yeryüzünde değil gökyüzünde idi. Ve tanrı mutlaka erkek olmalıydı. Ama yine de insanlar ne yerlere ve göklere sığdırabildiler tanrıyı. Onlar tanrının kendileri gibi düşünmesini, umutlarını ve kaygılarını anlamasını istediler. Hep onları ödüllendirmesini yapamadıklarını yapmasını, haksızlığa uğrayanları korumasını, suçluları cezalandırmasını istediler. Sığmadılar bu dünyaya, başka dünyalar istediler. Aslında ondan hadleri olmadan ölümsüzlüğü istediler. Onlara göre tanrıların bilinci olmalıydı ve bu bilinç kendilerininki gibi olmalıydı.

Anadolu'da buzul çağı sonrası başlayan ısınma her geçen yıl artıyor, Kızılırmak'ın serin vadilerinde yeni gelen halklar Anadolu'nun yerli halklarıyla kaynaşıyordu. Hitit Imparatorluğu ile birlikte köleci devlet anlayışı da Anadolu'da yaygınlaşmaya başlamıştı. Krallar, soylular ve rahipler diğerlerine göre daha ayrıcalıklı olan yaşamlarının bedelini kölelere ödetiyorlardı. Birçok suçun bedelini köleler hayatları ile öderken özgür insanlar, aynı suçlardan tazminat karşılığı kurtulabiliyorlardı. Kuzeyden gelen kavimlerin boyunduruğu altına giren Hatti boyları yeni ataerkil düzenin koşullarına da boyun eğmişlerdi. Kölelerin dışında zanaatçılar ve fethedilen ülkelerin insanları da imparatorluğun merkezine getirilip kralın, rahiplerin ve toprakları elinde bulunduran aile reislerinin denetiminde çalıştırılıyorlardı. Binlerce yıldır süregelen barış, yerini tanrısallaştırılmış kralların zulmüne bırakmıştı. Özel mülkiyetin yaygınlaşması ile Anadolu'da insanların başka insanlar tarafından sömürüsü de başlamış oldu.

Hitit döneminde bütün ataerkil örgütlenmelere rağmen Anadolu'da yerli halkın en çok benimsediği tanrılar; toprak, bitki verimin tanrısı Telipinu, Fırtına Tanrısı ve Güneş Tanrısı gibi doğayı simgeleyen tanrılar olmuştu. (1) Aslında Hititlerle birlikte doğa cinsiyet değiştirerek tanrısal özelliklerini korudu. Ama yine de beş bin yıldan beri dişi bir tanrıya bağlı olan Anadolu insanı, Ana Tanrıçası'na çeşitli biçimlerde tapınmaya devam etti. Ana Tanrıça, Hattiler'de Vuruşemu, Hurriler'de Hepat, Hititler'de ise Arinna'nın Güneş Tanrıçası adını taşımıştı. Geç Hitit Dönemi'nde adı Kupaba'ydı. Dinsel metinlerde Arinna'nın Güneş Tanrıçası ve Hurri kökenli Hepat birbirlerinden ayrı tanrılar olarak anlatılırlar. Hitit Imparatorluğu'nun koruyucusu Güneş Tanrıçası'nın sembolleri panter ve güvercindir. Nitelikleri doğru yargı, merhamet ve otoritedir. Hepat ise Hititler için göklerin kraliçesidir. Onu ya bir aslanın üzerinde ya da tahtında otururken görürüz. Hepat sadece Orta Anadolu halklarının değil, Torosların, Halep'in de tanrıçasıdır. Ancak bereketin sembolü bir erkek tanrıdır bu kez. Tanrı Telepinus kızgın bir şekilde şehri terk eder. Şehirden uzaklaşır ve Anadolu bozkırında kaybolur. Yorgunluktan bitkin bir şekilde yatar ve uyur. Tanrının güçsüzlüğünde, tüm ülkeyi sis kaplar, kuraklık ve açlık olur. Ocakta kütükler söner, koyun kuzusuna, inek buzağısına bakmaz. Tanrılar ise tapınakta suskundur. Bütün canlılar açlıktan ve susuzluktan kırılmaktadır. Tanrılar kaygılanır ve Telepinus'u aramaya koyulurlar. Telepinus'un şehre geri getirilmesi ve iyileştirilmesi ile, açlık ve kuraklık biter bütün ülke normale döner. (2) Kaybolan tanrının geri dönüşü de Hititlerde bayram olarak şenliklerle kutlanmaktadır. Ayinin sonunda üzerine koyun postu asılmış bir direk tanrı önüne dikilir. Bu direk verimliliği simgeler.

Hititler madencilikte ileri oldukları kadar, doğa ile uğraşmayı da bir yaşam biçimi olarak benimsemişlerdi. Arpa ve buğday ekiminin yanı sıra asma bahçelerinde üzüm yetiştirmişler, üzümden şarap yapmışlardı. Bugün Hitit Imparatorluğu sınırları içerisindeki bölgelerde yetiştirilen elma, kayısı, kızılcık meyveleri bizlere onların mirasıdır. Kocakarı ilacı diye küçümsediğimiz birçok bitki tohumundan yapılan karışımlar, o devirlerde ilaç olarak kullanılıyordu. Henüz kırık ve kayıp Hitit tabletlerinden dolayı bu konularda ayrıntılı bilgilere ulaşılamamıştır. (3) Erkeklerin yeni dünyası yeni tanrıları keşfede dursun, Anadolu halkları yine de tanrıçalarından vazgeçememişlerdi. Tarih Anadolu'da bin tanrılı Hititler'e sahne olurken, imparatorluğun en güçlü dönemlerinde bile yarımadanın dört bir yanında Ana Tanrıça kültü yayılıyordu. Koca bir dünya imparatorluğu kuran, yankıları Akdeniz'in karşı kıyılarından duyulan Hititler'in Anadolu halkları üzerindeki kültürel etkisi, her şeye rağmen kendi halinde fazla duyulmamış olan yerli Luwi halkları kadar olamamıştır. Hitit Imparatorluğu'nun yıkılışı sonrası kalıntıların altından daha güçlü bir imparatorluk çıkmamıştır. Imparatorluk kalıntıları üzerinde Frigya Krallığı ve küçük Anadolu beylikleri ile yaşam sürerken yerli Luwi halkları güneyden kuzeye, doğudan batıya, Anadolu'nun dört bir yanına özgün Anadolu mirasını taşımışlardır. Bugün bile Akdeniz'de, Ege'de, Karadeniz'de ve Doğu Anadolu'da birçok yörenin adı Luwi kökenlidir. Onlar Hititler gibi ulaştıkları topraklara yeni düzenin çok tanrılı değerlerini değil, hoşgörünün ve barışın tanrıçasını taşımışlardır. Bu yayılma Anadolu sınırlarını aşmış, Trakya'ya, Yunanistan'a Italya'ya ve Afrika'ya kadar uzanmıştır.

Doğu Avrupalı bir kavim olduklarına inanılan Frigler de, Hititler gibi Orta Anadolu topraklarında hüküm sürmüşlerdi. Onlar da Hitit geleneklerini sürdürmüşler ve Anadolu'nun özgün değerleri ile bütünleşmişlerdi. Hatta daha ileri giderek, bir yanda Akdeniz ve Assur'a yönlenen siyasal yayılmacılığın yanı sıra çok eskilerden beri devam eden Ana Tanrıça kültünün yayılmasını sağlamışlardı. Siyasal merkez Gordion iken, yöre halklarının dinsel merkezi Midas'tı. Toprakların büyük bir bölümü rahiplere aitti. Bu topraklarda köylüler tarımla uğraşırken, zanaatçılık gelişmişti. Frigya'da Ana Tanrıça'nın ismi Kybele idi. Kybele'nin merkezi tapınma yeri ise kutsal sayılan Pessinus idi. Bu şehirde Kybele'yi simgeleyen taşın gökten indiğine inanılırdı. Friglerden sonra Orta Anadolu'da bir çok kent çeşitli kavimlerin saldırısına maruz kalarak yıkıldığı halde Pessinus bu dinsel gücü sayesinde uzun yıllar yaşamıştı. Sonraları Galatlar döneminde kenti beş Frigyalı ve beş Galatlı rahip birlikte yönetmişlerdi. Lidya, Anadolu'nun batı ile kaynaştığı, yerel değerlerinin batıdan gelenlerle birleşerek yeni sentezlerin oluşturan bir ülke idi. Kybele, Lidya'nın da en önde gelen tanrısıydı. Tanrıçanın başkent Sartes'te büyük bir tapınağı vardı. Kybele'nin yanı sıra Artemis ve Dionysos'un da önemli bir yeri vardı Lidyalıların yaşamında. Bu üçlü tanrı anlayışı Lidya dininin temel unsuruydu. Bu üç tanrı da doğa tanrılarıydı. Yerli gelenekler korunmuştu ve bütün ataerkil etkilere rağmen, anaerkil hayat anlayışı yeni biçimlerle mevcut düzene direniyordu.

"Doğanın ulu anası"

Neolitik dönemden beri Anadolu'daki en kutsal varlık olarak bilinen Ana Tanrıça, Ege dünyasından aldığı yeni özellikleriyle, Anadolu'nun batı kıyılarında Artemis olarak ortaya çıkar. Bu kez Efes yakınlarındaki bıldırcınlar yeri Ortygia'da doğurmuştur. Artemis, babası Zeus'tan sonsuza dek bakire kalmayı dilemiş ve perileri ile birlikte hep bakire kalmıştır. Doğa ile içiçedir Artemis; ok, yay, at ve arabası ile birlikte gözükür. Sadece insanların dünyası ile ilgilenmez, hayvanlarla ve bitkilerle de ilgilenir. Ayın üç ayrı dönemini temsil eden Artemis'in tacı aynı zamanda, kadının gelişimini de simgeler. Hilâl yeni doğmuş bir kızı, yarım ay genç kızlığa geçişi, dolunay ise olgunluğu, doğurganlığı ve analığı anlatır. Bu üç yönüyle Artemis, ataerkil düzenin ona verdiği yeni nitelikleri; bakireliği, kadınlığı ve analığı aynı vücutta taşır. Giritli tanrıça Britomartis'in adı atlı bakire anlamına gelir. Bu tanrıça avcı kılığında dağlarda köpeklerle dolaşır ve erkeklerden uzak yaşar. Anadolu'nun Kybelesi bu yeni dünya değerlerinde Giritli tanrıçanın özellikleriyle benimsenmiştir. Artemis'in boynundaki gerdanlıkla da bitkiler dünyasını, gerdanlıktaki kolye ile de Orion takım yıldızlarını sembolize etmektedir. Tanrıça'nın göğsündeki nesnelerin, hurma meyveleri veya kraliçe arıyı simgelediğinden dolayı erkek arı gövdeleri olduğu yolunda görüşler ortaya atılmıştır. Artemis bereketi ve bolluğu temsil eder. Anadolu'nun batı kıyılarında birçok yeni tanrı ortaya çıkmışken halk Artemis'i daha çok benimsemiştir. Halk ona "doğanın ulu anası" diye yakarır. O da Kybele gibi bir yeryüzü tanrıçasıdır ve Ana Tanrıça'nın yeni görünümüdür. Troya savaşında Troyalılarla birliktedir ve Anadolu'yu istilacılara karşı savunur. Anadolu'nun bu güçlü tanrıçası başka ülkelere de taşınacak ve değişik isimlerle anılacaktır.

Dionysos da, Kybele ve Artemis gibi doğaya dönük bir tanrıdır. Anadolu'da; Frigya ve Lidya bölgelerinin tanrısıdır. Doğa ile ilgili bir çok sıfatı vardır. Ormanlarda yaşar, topraktan çıkan bitkilerin ve tarımın tanrısıdır. Coşkusunu bir şarap tanrısı olarak simgeler. Insanların olduğu kadar vahşi hayvanların da tanrısıdır, onlarla birlikte yaşar. Doğanın sırlarına ermek ve tanrısallaşmak Dionysos dininin amacıdır. Bunun için ayinlerde şarap içilir ve sarhoş olunur. Ayinlerde insanlar, vahşi hayvanlardan farksızdırlar. Tanrısal sırra erişmek onlar için doğa ile yakınlaşmaktır. Dionysos dininin müritleri Bakkhalar aynı Pessinus rahipleri gibi çılgınca kendilerinden geçerler. Tanrısal gerçek dağlarda, ormanlarda yabani hayvanlarla birlikte coşmakta gizlidir onlar için. Insan ile doğa arasındaki ilişkinin en yoğun yaşandığı aşamada artık Bakkhalar tanrısallaşırlar. Şarap ve sarhoşlukla bilinçlerini aşıp tanrısal erdeme ulaşırlar.

Roma istilasıyla başkalaşan Anadolu

Yunan kavimleri Anadolu'ya ilk geldiklerinde yerli halkların direnci ile karşılaştılar. Bu anaerkil direnç yıllar boyu kırılamamış, dumanların ve yıkıntıların üstünde oluşan yeni uygarlık geçmişin izlerini silememiştir. Troya Savaşı bir yönüyle anaerkil Anadolu topluluklarının yurtlarını Yunanlı istilacılara karşı savunmasıydı. Akha ordusu Troya açıklarında belirdiğinde, onları sadece Troyalılar değil bütün Anadolu halkları bekliyordu. Anadolu ilk defa batıdan gelen tehlikeye karşı birlik olmuştu. Homeros Ilyada'da Troyalılar'ın yanında savaşa katılan Anadolu halklarını tek tek anlatır. Çanakkale'den Dardanieliler, Ida Dağı'nın eteklerinden Zeleialılar, Mysia bölgesinden Apaisoslular, Troya yakınlarındaki Praktios'ta oturanlar Troyalılar'ın yardımına gelirler. Ege kıyılarından, Izmir'in kuzeyinden Pelasglar, Aksios (Vardar Irmağı) kıyılarından, Payhlagonialı krallar Parthenios ırmağı kıyısındaki saraylarını bırakıp Troya'ya ulaşırlar. Mysialılar ve Frigyalılar uzak yurtlarını bırakıp büyük bir arzuyla katılırlar Anadolu direnişine. Karialılar çok uzaklardan güzel Miletos'tan, Likyalılar ise anaforlu Ksanthos'tan uzun yolculuklarla Troya'ya erişirler.

Yunan işgali sonrası yıllarca direnen Anadolu'nun anaerkil halkları için artık istilalar dönemi de başlıyordu. Romalılar Pessunus'dan Anadolu'nun binlerce yıllık Kybelesi'ni Roma'ya taşıma seferinde bu toprakları tanıdılar. Artık Anadolu iyiden iyiye ısınıyordu. Batının yükselen yeni imparatorluğu bütün başkaldırılara rağmen iç bölgelere kadar sızmıştı. Batıdan Roma'nın doğudan ise başka bir istilacı gücün Perslerin kıskacındaydı Anadolu. Zor yıllar başlamıştı. Toprağın verdiği bütün zahmetlere yenileri eklenmişti: Emeğin yeni sömürücüleri. Troyalılar'ın torunları olduklarına inanan Romalılar, önceleri Anadolu'ya pek ilgi göstermeseler de MÖ 190 tarihinde Suriye Kralı Antiokhos'un peşi sıra gelerek bu topraklara gemilerini yanaştırdılar. Romalıların Anadolu çıkartması Şarap Tanrısı Dionysos'un baş tanrı olduğu Teos'la başladı. Bu savaştan galip çıkan Roma ordusu için artık Anadolu kapıları açılır. Phokaialılar da (Foçalılar) Roma istilasına uzun süre direnirler ama Antiokhos'tan yardım gelmeyince kentin kapılarını açmak zorunda kaldılar ve Phokaia yağmalandı. Magnesia (Manisa) yakınlarına çekilen Antiokhos kesin bir yenilgiye uğradı. (4)

Roma Imparatorluğu'nun işgal ettiği Anadolu topraklarında oluşturulan eyaletler imparatorluğun olduğu kadar kişiler için de başlıca zenginlik kaynağı olmuştu. Eyaletler Roma halkının ganimeti sayılırdı. Halkın elindeki altın ve gümüş alınır ve askerler de geri kalanı yağma ederlerdi. Imparatorluk, maden ve taş ocaklarına, tuzlalar, tersaneler, ormanlar ve her türlü taşınmaz mala el koyarlardı. Bu şekilde elde edilen zenginlik Anadolu'dan Roma'ya akardı. (5)

Batı Anadolu bir Roma eyaletine dönüşünce, Romalılar üç ayrı kanaldan egemenlikleri altında tuttukları kentleri sömürmeye başlar. Eyalet valileri Roma'dan aldığı yetkileri çoğu zaman kötüye kullanarak kendi çıkarlarını ön planda tuttu. Valilerin bu tutumu karşısında politik kariyerlerini eyaletlerden gelen rüşvetlerle sağlayan Romalı politikacılar ortamdan yararlandıkları için sessiz kaldılar. Vergi toplama işi ihale ile en yüksek fiyatı veren ortaklığa verildiğinden, Anadolu halklarını günden güne fakirleşti. Dahası ağır vergi yüklerini ödeyemeyen halka borç verip faizle para kazanma peşinde koşan Romalı banker ve tacirlerin sayısı her geçen gün arttı.

Roma zulmü devam ederken, Aziz Paulos, Yahudi kurallarından arındırılmış yeni bir dini batı dünyasına tanıttı. Bu amaç için Anadolu topraklarını çok arşınladı. Roma Imparatorluğu'nun doğu kesimlerinde kölelerin ve ezilenlerin başkaldırısıydı Hıristiyanlık. Imparatorluğun çıkarları ile çatıştığından ezilmeye çalışıldı. Köleci toplum Hıristiyanlıkla dönüşüm sürecine girmiş, feodal toplum yapısı oluşmaya başlamıştı. Roma Imparatorluğu'nun Anadolu'yu işgali sonrası Artemis, diğer tanrılara rağmen batı kıyılarının vazgeçilmez tanrıçasıydı. Sonraları Hıristiyanlığın hızlı yayılmacılığına rağmen antik Artemis kültü varlığını ve gücünü uzun süre korudu. MS 53'de Efes'e gelen Aziz Paulos üç yıl boyunca Hıristiyanlığı yaygınlaştırmak için başarılı çalışmalar yaptıysa da güçlü bir dirençle karşılaştı.

Her şeye rağmen yozlaşan Artemis kültü, soylu ve yüksek tabakadan insanların hizmetine girmişti. Efes'te Artemis'e sunulan giysi ve takılar kendine özgü bir ticaret sistemi oluşturmuştu. Tapınaktaki tanrıça heykeline giydirilen bu ziynet eşyaları aynı anda kullanılamadığından seçilen zengin ailelerin kızları bu görevi üstlenir ve giyerlerdi. Bu giysilerin ve takıların sık sık değiştirilmesi gümüş ustaları için çok iyi bir pazardı. Bu nedenle Aziz Paulos'un çalışmaları en çok onları rahatsız etmişti. Demetrios adlı bir gümüş ustası mesleğinin tehlikeye gireceğini sezerek, meslektaşlarından oluşan bir heyetle tiyatroda Aziz Paulos'un vaazinde halkı kışkırtır. Halk hep bir ağızdan "Yücedir Efeslilerin Artemis'i" diye bağırır. Halkın yatıştırılması için kent meclisinin sözcüleri açıklama yaparak Artemis'in yüceliğini vurgularlar. Bütün direnmelere rağmen toplumsal değişim engellenemezdi. Ancak geçmişin değerleri bir şekilde biçim değiştirerek yeni toplum yapısına uyum göstererek yaşamaya devam etmeliydi. Artemis çoktan Hıristiyanlaşarak Meryem Ana olmuştu. Ibranice'de genç kız anlamına gelen "almah" sözcüğü; Yunanca'ya "bakire"ye dönüştü. (6) Meryem de Artemis gibi bakire idi. Hıristiyanlar kilisenin ilk zamanlarında Meryem'in Artemis ile karıştırılması kaygısıyla ona tapınmaktan çekinmişler ama sonraları, ona tanrı anası anlamına gelen Theotokos sıfatını vermişlerdir. Theotokos sıfatı 5. yüzyılda tanrı ve insan arasındaki ayrımı bir karmaşaya dönüştürdüğü gerekçesiyle kaldırılmak istenmiştir. Bu öneri Efes Konsili'nde reddedilmiştir. Meryem Ana Evi'nin bulunduğu Arvilia vadisinde yapılan arkeolojik kazılarda Artemis'e ait bir çok adak kalıntısı bulunmuştur.

Leto'nun Artemis'i doğurduğu bıldırcınlar yeri Ortygia aynı zamanda Meryem Ana'nın evinin yeridir. Evin aşağısındaki vadide eskiden Tanrıça Artemis için festivaller yapılırdı. Sonraki yıllarda Meryem Ana sevgisi bütün Anadolu'ya yayılacak, Anadolu halkları Islamlaşırken Hıristiyanlığı terk edecekler fakat Meryem Ana'yı yine de çok seveceklerdi. Hıristiyanlık, Anadolu'nun eski tanrısal destanlarından etkilenmiş, öyküler değişik biçimlerde ermiş destanlarına dönüşmüştür; Kapadokya'da yaşayan Ermiş Georgios'un burnundan alevler çıkaran canavarı öldürmesi gibi. Hıristiyanlığın kutsal günlerinin çoğu eski çok tanrılı çağlardaki günlerinin devamıdır. Meryem Ana'nın gökyüzüne uçuşu ve Artemis bayram günleri çakışmaktadır. Çoktanrılı dünyanın tapınakları yeni dünyanın görkemli kiliselerine dönüşür. Kısaca Anadolu'da Hıristiyanlığın yayılmasıyla başlayan Rumlaşma hareketi Anadolu'nun dışındaki coğrafi alanlardan gelen göçlerle değil tamamen kültürel bir sentezle oluşmuştur. Helen dili uzun yıllar batı bölgelerini etkilemiş ancak, Anadolu'nun yerli dilleri, Hıristiyanlığın yaygınlaştığı dönemlere değin devam etmişti. Incil'in Helen dilinde yazılmış olması Helen dilinin yaygınlaşmasını sağladı. Senelerce imparatorluğun kuytu köşelerinde yaşayan Hıristiyan inancı, Roma Imparatorluğu'nun resmi dini olmasıyla Anadolu'da hızla yayıldı. Yine de Anadolu'nun yerel kültürleri Frigya, Pontus, Kapadokya'da varlığını direnerek sürdürdü. Roma döneminde Batı Anadolu'da kentleşmenin de artmasıyla birlikte Anadolu nüfusunda da artış olmuştu. Kentlerde yoğunlaşan bu nüfus hareketi, Anadolu halklarına yeni bir kimlik kazandırıyordu.

Hıristiyanlığın etkisiyle ağırlığını hissettiren Rumlaşma süreci Doğu Roma'nın bölgede etkili güç olmasıyla, bölge halklarının kimliğini temsil eder konuma gelmiştir. Bizans artık Anadolu'da etkin bir güçtür ve Istanbul bu gücün odağıdır. Bizans'ın ilk yıllarında ekonomik açıdan parlak bir dönemin başlangıcıydı. Batı Roma'nın çöküşü ile Anadolu topraklarında kurulmuş olan imparatorluğun başkenti, Balkanlar'dan gelen halk kitleleriyle artmış, daha önce Batı Anadolu kentlerinin taşıdığı ekonomik ağırlık merkezini Istanbul'a kaydırmıştı. Imparatorluğun Istanbul üzerindeki etkinliğinin artmasıyla birlikte ekonomik, kültürel, dinsel çelişkiler de ön plana çıkmıştı. Hipodromda yapılan at yarışlarında bazı at sürücülerinin yeşil, bazılarının da mavi gömlek giymesi zamanla halklar arasında bölünmeye yol açmış, mavi ve yeşil varolan çelişkilerin simgesel renkleri olmuştu. Her iki örgütün de tabanı yoksul sınıflara dayandığı halde, maviler aristokratların, saray bürokratlarının desteğini almış, yeşiller ise; daha çok Anadolu'nun iç bölgelerinden gelen yerli zanaatkarlar ve ticaret erbaplarından oluşmuştu. Imparatorluğun katı ve merkezi Ortodoks kimliğini benimseyen maviler her zaman imparatorun da desteğini almışlardı. Yeşiller mezhep farklılıklarına daha hoşgörülü ve eğilimli iken maviler Ortodoks kilisesine çok katı bir şekilde bağlı idiler. Imparatorluğun Mavilerden yana olan açık tutumu çelişkileri daha da artırdı ve mavileri zorba, yeşilleri ise kentin mağdurları durumuna düşürdü. Ancak imparatorluğun yoksul kitlelere karşı haksız tutumu kentte büyük bir ayaklanmaya neden oldu ve kitleleri aynı saflarda birleştirdi. Imparator ve imparatoriçeyi kentten kaçma noktasına getiren bu ayaklanma mavilerin saraydan yana cephe değiştirmesiyle güçlükle bastırılabildi. Bu kent Bizans sonrası tarihlerde de kargaşalara meydan olacak ve kentin hakimleri bu korkuyu hep hissedeceklerdi.

Imparator, Istanbul surları içinde Anadolu'dan kopuk, şaşaalı yaşamını sürdüredursun, Anadolu halkları tam bir merkezi yönetim kıskacında sömürülüyorlardı. Gerçi kölecilik yerini toprağa bağlı yarı özgür köylülüğe bırakmıştı. Bizans yönetimi bu köylülere arazi sahipleri tarafından baskılar uyguluyordu. Zamanla orta sınıflar yok edilerek büyük arazi sahipleri küçük arazileri ele geçiriyorlar, halkı yarı köle durumuna düşürüyorlardı. Imparatorluk askeri gücünü oluşturan köylüleri bu yeni gelişmelerden korumak amacıyla, büyük arazi sahiplerinin daha da güçlenmesine izin vermedi. Bu kararlar Anadolu'da daha sonraki yüzyıllarda da devam edecek olan yarı feodal sömürü düzeninin temellerini oluşturdu. Aristokrasinin gelişmesi bu şekilde engellenmişti. Hıristiyan olmayan halklara uygulanan vergi düzeni, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Islam dininden olmayanlara karşı uygulanan reaya düzenine dönüştü.

Türklerin Anadolu'ya gelişi öncesinde, Bizans bünyesindeki Rum halkı, batıdan gelen Helen halklarının oluşturduğu bir toplum değildi. Helen yayılmacılığı Batı Anadolu toprakları ile sınırlı kalmış, iç bölgelere pek fazla geçiş olmamıştı. Anadolu'nun yerli halkları imparatorluk bünyesinde Rumlaşmış ancak yine de eski kültürel ve geleneksel değerlerini devam ettirmişlerdi. Bu dönem Anadolu için bir Helenleşme dönemi değil, Anadolu'nun yerel değerlerinin yaşandığı Rumlaşma dönemi idi.

Birkaç yüzyılda Anadolu'da oluşturulan Büyük Selçuklu uygarlığı, sadece Türklerin oluşturduğu bir kültürel birikim değil, ağırlıklı olarak binlerce yıldır Anadolu birikiminin ürünüdür. Kırsal alanlarda yaşamı kabullenmiş Türkmen boylarının öylesine görkemli bir kültür oluşturmaları bilimsel açıdan mümkün değildir. Kaldı ki, Anadolu'ya Iran üzerinden gelen Türkler beraberlerinde köklü Pers kültürünü de taşımışlardır. Isa'dan sonra binli yılların başlangıcında Orta Asya'dan gelen Türkmen boyları uzun yıllar Iran'la iç içe yaşamışlardı. Anadolu topraklarına geçerken beraberlerindeki Iranlıları da bu topraklara taşımışlardı. (7) Görkemli Iran kültüründen etkilenen Selçuklu hükümdarları saraylarında Türkçe yerine Farsça konuşmuşlar, imparatorluğun resmi dili olarak da Farsçayı tercih etmişlerdi. Her şeye rağmen Malazgirt sonrası kitlesel Türkmen göçleri Anadolu'yu geniş ölçüde Türkleştirmiştir. Sonraları MS 1300'lü yıllarda özellikle batı Anadolu'ya kitlesel Türk göçleri başlamış, Anadolu'daki Türk yoğunluğu bu göçlerle birlikte diğer halklara nazaran artmıştır.

Babai ayaklanması

12. ve 13. yüzyıllarda Anadolu halklarının, özellikle göçebe Türkmenler'in ekonomik ve toplumsal durumu oldukça kötüydü. Anadolu Selçuklu Devleti'nin resmi dini Sünni Islam'dır. Devletin çıkarları ve dinin çıkarları aynıdır. Bu anlayış çerçevesinde din adamları ile devlet arasında bir işbirliği vardır. Selçuklu sultanlarının halka karşı zalim tutumları ve işkenceci uygulamaları halkta merkezi otoriteye karşı güçlü bir tavır geliştirmişti. Baba Ilyas bu tepkinin simgesiydi. Ekonomik yapıdaki bozulmalar ve yarı feodal yapı içerisinde yeni zengin kitlelerin ortaya çıkması, diğer yanda halkın gitgide yoksullaşması büyük çelişkiler yaratıyor bir isyanın koşulları her geçen gün hazırlanıyordu. Bütün bu nedenlerin yanında, Selçuklu'nun Iran Bizans karışımı yönetim geleneğini Islam ilkeleriyle yaşatma çabasına karşılık, Heterodoks dervişlerin etkilediği halkların daha farklı bir Islam anlayışıydı. Bu farklı görüş ve yaşam biçimi her geçen gün göçebeleri, köylüleri, zanaatçıları ve Hıristiyan kitleleri etkiliyor ve bu durum saraydakilerin hoşuna gitmiyordu. Baba Ilyas'ın üzerine Selçuklu Sultanı tarafından asker gönderilmesi ve sığındığı Amasya Kalesi'nde öldürülmesi bardağı taşıran son damla idi. Anadolu ayağa kalkmıştı. Sırasıyla Adıyaman, Gerger, Kahta ve Malatya'ya ulaşmıştı ayaklanan topluluk. Her ulaşılan yerde kalabalıklar kadın, erkek, çocuk hep birlikte ilerliyorlardı. Baba Ishak önderliğinde Malatya'da, Elbistan'da, Sıvas'ta, Amasya'da, Kayseri'de Selçuklu orduları bozguna uğratıldı. Babailerin Konya'ya gireceğinden korkan sultan, sarayını terk edip kaçtı ama tüm mal varlığı ile seferber ettiği Selçuklu orduları Kırşehir-Malya'da 4.000 Babai'yi kılıçtan geçirerek ayaklanmaya son verdiler. (Cool

Babai ayaklanmasını bastıran Anadolu Selçuklu Devleti, kendi halkı ile yaptığı bu savaştan sonunda galip çıkmıştı ama, bu yıpratıcı dönem devletin çöküşüne neden olmuştur. Köylüler, zanaatçılar, göçebe Türkmenler ile devletin bağları tamamen kopmuştu. Heterodoks dervişler halka devletin inanç ve düşünce sisteminden daha farklı bir yaşam biçimini kabul ettirmişler ancak sınıfsal bir kopuş başlamıştı. Devlet Moğol saldırıları karşısında güçsüz kalmış, fazla bir direniş gösterememişti. Anadolu halkları da Moğollar'a direnmişler ama bu direniş Selçuklu ile birlikte olmamıştı. Ayaklanmanın oluşturduğu kararsız ortam Osmanlı Beyliği'ne yaramış, Heterodoks dervişlerle uzlaşmacı ilişkiler geliştirerek Anadolu toprakları üzerinde kararlı bir devlet yapısı oluşturmuşlardır. Bu dönemde Osmanlılar'ın Hacı Bektaş ile olumlu ilişkileri Anadolu'nun fethini kolaylaştırmıştır. Yeni devlet düzeni ile başlangıçtaki uzlaşma zamanla bozulmuş, ancak Osmanlı ile zaman zaman sürtüşmeler yaşansa da Anadolu Selçuklu dönemine nazaran daha yakın ilişkiler yaşanmıştır.

Logos-Söz-Kelam

Isa'dan beşyüz yıl önce sürekli akış öğretisi ile diyalektik düşüncenin temellerini atan Herakleitos, söz anlamına gelen Logos sözcüğünü aşağıdaki gibi tanımlamıştır:

"Nasıl ateşe yaklaştırılan kömürler başkalaşarak ateşlenir, uzaklaştırılınca da sönerse, ruhumuz da ortaklaşa olanın ardından giderse logostan pay alır, ayrılırsa logossuzdur. Us ile konuşmak isteyenler herkesle ortaklaşa olan ile kendini güçlendirmelidir… Dünya birdir, ne bir tanrı tarafından yaratılmıştır ne de insan tarafından, bir yasaya göre yanan ve bir yasaya göre sönen ve başı sonu olmayan bir ateştir." (9) Ona göre bütün şeyleri ateş yönetir ve sürekli yaşayan ateştir. Ateş bir gün gelecek bütün şeyleri yargılayıp yakacaktır. Herakleitos'a göre evrensel birlik logos kavramı ile anlaşılabilir. Evren ona göre logoslu ve usludur. Bizler tanrısal logosu nefes alırken içimize çekiyoruz ve sonra bedenden dışarı çıkınca da bütün evrenin ruhuna geri dönüyor. Herakleitos'a göre logos var olan her şeyi yöneten tek ve değişmez doğa kanunudur. Bu kavram daha sonra antikçağ düşünce ve inançlarına dinsel bir boyut getiren stoacılar tarafından tanrısallaştırılmış, istemeden de olsa Hıristiyan dünya ile bir bağ kurulmasını sağlamışlardır. Herakleitos'un Isa'dan beş yüz yıl evvel tanımladığı logos, Incil'de tanrısal bir kimlik kazanmıştır. Meryem Ana'yı yurdundan koparıp Batı Anadolu'ya, Efes'e getirildiğine inanılan Aziz Jean'ın Incili şu sözlerle başlar; "Başlangıçta söz vardı ve söz Tanrı ile beraberdi ve söz Tanrı idi." (10) Logos kavramının felsefi boyutu Hıristiyan dinine bu şekilde yansıtılır.

Logos kavramının Islamiyet'in gelişi sonrasında Anadolu topraklarında kitlesel bir din felsefesine dönüşmesinde Iranlı Hurufiler'in etkileri ile olmuştur. Iran topraklarında barınamayarak kaçan Hurufiler, Hacı Bektaşi Veli tarikatına sığınmışlar ve Bektaşi inançlarına da oldukça katkıda bulunmuşlardır. Hurufiler'e göre Tanrı gizli bir hazinedir. Varlığı ve özü sesten oluşur. Sesin ortaya çıkması ile de evren oluşmuştur. Tanrı kendi siluetini insanın yüzünde göstermiştir. Insanı, tanrıdan ayıran ise kelam yani sözdür.

Tanrıya, tanrının ölümsüzlüğüne ulaşmanın tek yolunun, onu ancak gerçek anlamda sevmekle mümkün olacağını söyleyen Platoncu görüş Anadolu topraklarında devletin Islam anlayışından farklı olarak yeniden kimlik kazanmıştır: Tasavvuf. Bu yeni din felsefesi sevgi üzerine kurulmuştur. Tasavvuf inancının özü yoktan varolma değil, tanrıdan oluşmadır. Insan ve tanrı birlik içindedirler. Tanrı insanın ağzından konuşur, insan da konuşan bir tanrıdır.

Islam, tanrının yüceliğini ulaşılmaz kılar ve insanın tanrı tarafından yoktan yaratılmasını dolayısıyla tanrının ululuğunu ön plana çıkarır. Tasavvufta ise tanrı, insan ile birlik içindedir. Yaratılış yoktan varolma değil, tanrının insan vücudunda görünüşüdür. Dolayısıyla ölüm yoktur, sürekli bir varoluş vardır. Insanın suç olan eylemlerinden dolayı yargılanması, aynı zamanda insan olan tanrının kendi kendini yargılamasıdır. Tanrı göğün yedi katında değil, bilinen görünen ve konuşan bir varlıktır. Tasavvufta din olgusu korku üzerine değil, sevgi üzerine kurulmuştur. Otoriteyi ellerinde tutan hükümdarlar ya da krallar, tarihte dini de korku unsuru olarak halklara karşı kullanmışlardır. Onların din anlayışında cehennem, mahşer günü ve ateş korkuyu ön plana çıkarmaktadır. Ancak tasavvuftaki tanrı sevgisi ve dostluğu bu korkuları ortadan kaldırmaktadır.

Tasavvufun doğaya bakış açısı da farklıdır. Iktidarların Islam anlayışında tanrı doğayı yaratmıştır ve canlılar evreninde insan ön plandadır. Tasavvufa göre ise, canlı cansız bütün varlıklar tanrının kendisidir. Hepsinin ayrı ayrı kişilikleri vardır. Bir bütün olarak evren tanrının kendisidir. Devletin resmi Islam anlayışı kadınları peçelere büründürerek ev ve haremlere hapsederken, Anadolu halklarının benimsediği tanrısal hayat, kadını ve erkeği dinsel törenlerde bile yan yana getirmiştir.

Kapadokya ermişleri

Türkmen boylarının Anadolu'yu yurt edinmesi ile Anadolu'daki kültürel etkileşim ve değişimler ağırlıklı olarak iki önemli kaynaktan beslenmişlerdir. Bunlar Ahmet Yesevi'nin görüşlerini dile getiren Yesevilik ve Bektaşilik'tir. Bu iki görüşün de Horasan'dan geldikleri iddiasıyla birbiriyle iç içe oldukları savunulsa da, temelde önemli farklılıkları vardır. Her iki görüş de Anadolu halklarının Islam'a bakış açılarını Arap kültüründen farklı olarak etkilemiş ve eski değerlerle yenilerini kaynaştırmışlardır.

Yesevilik, devletin Islam anlayışına daha yakın gözükse de Araplaşmış bir Islam düşüncesi anlamına gelmez. Asya Türkleri'nin yaşam anlayışını Islam'la bütünleştirmiş, Islam öncesi Türk halklarının yaşam biçimini, kültürel değerlerini, geleneklerini ve törelerini Islam inancı ile kaynaştırmıştır. Asya'da tohumları atılan bu akım, Iran üzerinden Anadolu'ya gelirken Türkmen halkları tarafından desteklenmiştir. Bektaşilik ise Anadolu'nun binlerce yıllık kültürel değerleri ile daha farklı bir Islam düşünce akımı yaratmıştır. Bektaşilerin tasavvuf anlayışı ve yorumu, ilk çağlardaki Anadolu halklarının doğa ile içiçe olan dinsel değerlerine benzer bir din düşüncesidir. Bektaşilerin dinsel törenleri Diyonsos dininin müritleri Bakkhalar'ın törenleriyle benzerlikler içerir. Her ikisinde de törenlere kadınlar da katılır.

Anadolu'daki bir çok erenler gibi Hacı Bektaşi Veli'nin de kökleri Horasan'da aranmıştır. Bu Horasanlı yakıştırması o dönemin erenleri için kullanılan genel terimdir Ancak sonraları içeriği unutularak Horasan diyarından gelenler olarak yorumlanmıştır. (11) Ister Horasan'dan gelsin, ister Kapadokyalı olsun Hacı Bektaşi Veli diğer erenler gibi Anadolu'nun binlerce yıllık köklü değerlerini yeniden yorumlayarak Türkmen ve yerli Rum halklarının yeni yaşamına uyarlamıştır.

Anadolu halklarının ekonomik ve siyasi olarak bütünleşip birlik oluşturmaları, din ve mezhep ayrımı gözetmeyen Ahilik örgütü ile olmuştur. Bu örgüt bütün zanaatçıları, çiftçileri ve esnafı aynı birlik altında birleştirmiştir. Bir devlet bütünlüğü sağlanamayan kararsız Anadolu ortamında bu meslek birliği halkları birbirine daha da yaklaştırmıştır. Genç Osmanlı Devleti'nin ekonomik ve siyasi gücü bu örgütle artmıştır. Anadolu'da Ahilik örgütü ile bir pazar ekonomisi oluşturulmuş ve malların kalitesi artmış, çeşitli standartlarda üretim başlamıştır. Bu örgütün kurucusu da Kapadokya özellikle Kırşehir yöresinde yaşamış olan Ahi Evren'dir. Acılı ve zor bir hayat yaşayan Ahi Evren, Selçuklular'ın ve Moğollar'ın zulmünden nasibini almıştır. Ancak Anadolu halklarına kazandırdıkları unutulmamış, Fatih döneminde Ahilik örgütü yasaklansa da, halklar arasında bu meslek birliği yaşatılmıştır. Ahi Evren de tıpkı mitolojik dönemlerin Herakles'i gibi, Hıristiyan dünyasının Kapadokyalı Aziz Georgios'u gibi ejderha ile uğraşır, ama o savaşmaz, korkunç yaratığı duası ile yola getirir.

Ahi Evren, Anadolu Bacıları (Bacıyan-i Rum) örgütünün kurucusu Fatma Bacı'nın eşidir. Anadolu'daki büyük bir kadın örgütlenmesi olan bu örgüt kadın erkek ayrımını kabul etmemiş kökleri Anadolu'nun binlerce yıllık anaerkil yapısına uzanan kadının gücünü tekrar hatırlatmıştır. Sufiler Anadolu'nun Islam ile değişen yeni inanç sisteminde, dine farklı bir yorum getirerek kadını güçlü kılmışlardır. Kuran'da erkeklerin kadınlardan üstün olduğu hakkındaki ayette bulunan erkek kelimesinin aslında er olduğunu ve kadının da erlik mertebesine ulaşabileceğini söylemişlerdir. Fatma Bacı ve Hatun Ana, Hacı Bektaşi Veli tarafından sayılan ve sevilen insanlardır. Kadınların oluşturduğu bu birliğin eski Türk geleneklerine pek uymadığı, aksine antik dönem kadınlarının (Amazonlar ve Bakkhalar) devamı niteliği taşıması, gerçeğe daha yakın gözüküyor.

Türkler'in Anadolu halkları ile kültürel etkileşimi, kaçınılmaz olarak ırksal bir kaynaşmanın ürünüdür. Anadolu'daki büyük etnik grupların, özellikle Ermeniler, Rumlar ve Kürtler'in yüzyıllar boyu köylerde ve kentlerin bir çok mahallelerinde yerel değerlerini yitirmeden 20. yüzyıla kadar yaşamaya devam ettikleri bilinmektedir. Ancak bu toplumların büyük bölümü Türkmen boylarının Anadolu'ya gelmeleri ile birlikte Islamlaşmışlardır. Son zamanlardaki bilimsel araştırmalar Anadolu'da yaşayan Türklerin ırksal özelliklerinin, Orta Asya Türkleri'nden çok farklı olduğunu göstermiştir. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı dönemlerinde ulus olarak Türk kavramı kabul edilmemiş, hatta tersine bir aşağılama unsuru olarak kullanılmıştır. Onlar daha çok Selçuklu veya Osmanlı olarak tanınmayı yeğlemişlerdir. Iktidarlarındaki saraylarda, Türk sözcüğü göçebe Türkmen toplulukları için aşağılama amacıyla kullanılmıştır. Türklerin Anadolu'ya gelmesiyle Rumların da Anadolu'yu terk ettiği görüşü inandırıcı değildir. Bunun aksi olan Türkmenlerin Anadolu halkları içinde soy olarak eridiği görüşü de aynı ölçüde yanlıştır. Yerli halk Türkler'in gelmesi ile büyük oranda Türkleşmiş ancak aynı zamanda çeşitli etnik gruplar günümüze dek varlıklarını kısmen korumuşlardır.

Özellikle Osmanlı Dönemi'nde Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında yapılan evlilikler, hem devlet düzeyinde hem de halklar düzeyinde bütünleşen bu yeni kimliğin çatısını oluşturmuş; Osmanlı'nın uluslaşma sürecini hızlandırmıştır. Rumlaşma sürecinde Hıristiyanlığı benimsemiş olan yerli halklar, Osmanlılaşma sürecinde de Islam'ı benimsemişlerdir. Anadolu Hıristiyanları'nın kısa bir süreçten sonra Müslümanlığı benimsemelerinin ana nedenlerinden biri, kökleri binlerce yıla dayanan Anadolu kültürünü, Ortodoks bir süreçte baskı altında tutan eski rejimin yerine daha hoşgörülü ve yerli halkların değerlerine daha yakın olan Alevi kimliği ile uzlaşmalarıdır. Bu yeni din anlayışı Hıristiyanlık öncesi doğaya dönük inanç biçimi ile örtüşmüş, dahası ona özündeki zenginlikleri katmıştı. Anadolu topraklarına ulaşan Türk boyları ile Anadolu dışında yaşayan Türkler arasında önemli farklılıklar oluşmuştur. Anadolu'da kurulan Türk devletlerinin yapısı diğer Hun, Uygur ve Göktürk devlet yapılarından farklıydı. Selçuklu ve Osmanlı devlet geleneği köklerini Orta Asya'dan çok, Anadolu'da daha evvel kurulan devlet geleneklerine dayandırıyordu. Iran ve Bizans etkisi baskındı. Bu kültür ve uygarlık birikimi Türk devletlerinin yeni yapısının mayası olmuştu. Özellikle kamu hukuku, Bizans kamu hukuku ile benzerlikler taşımaktadır.

Kültürel anlamda sürekliliğin en önemli kanıtı Anadolu'daki coğrafi bölgelerin, kentlerin, ırmakların isimlerindeki ardıllıktır. Bu isimlerin çoğunlunun kökleri 4.000 yıl öncesine dayanır. Anadolu'nun bir Roma Ülkesi haline geldiği dönemlere ve Araplar'dan alınan isimlerde bunlara eklenmiştir. Türkleşme döneminde bu isimler küçük değişikliklerle devam etmiştir. Eski Helen dilindeki bazı sözcükler ve takılar Türkçe'ye aynı şekilde yansımıştır. Türkçe'nin yüzlerce yıl Anadolu'da egemen olması ile Rumca'ya da etkileri olmuştur. Bu şekilde, bir dil kaynaşması oluşmuştur. Doğu Roma Imparatorluğu'nun baskıcı ve merkeziyetçi yönetim anlayışından bıkan kitleler, Türkmenlerin yönetiminde eskisine nazaran daha esnek bir anlayışla karşılaşmışlar; imparatorluğun baskısından yılan diğer etnik kitleler ise yine aynı nedenlerle Türkmen idaresini benimsemişlerdir. Türklerle çok çabuk kaynaşan yerli halklar yukarıda belirtilen ekonomik ve siyasi nedenlerden dolayı Müslümanlığı benimsemişler, geçmişteki binlerce yıllık kültürel zenginliklerini de Anadolu'nun bu yeni efendilerine benimsetmişlerdir. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yöresel olarak toplu din değiştirmeleri olmuştur. Kars'ta, Samsun'da, Amasya'da, Aydın'da, Bolu'da, Aydın'da ve Girit'te topluca Islam'ı seçen Rumlar, Ermeniler ve Gürcüler vardır. Anadolu tarihinde büyük bir eşitlikçi ayaklanmaya neden olan Şeyh Bedreddin'in de annesi bir Rum tekfurunun kızı idi.

Ortak mülkiyeti savunan görüşleri ile Anadolu'nun çeşitli yerlerinde kitleleri etkileyen Şeyh Bedreddin aynı zamanda felsefi boyutta da büyük bir düşünürdür. Ona göre doğa ve tanrı bir bütündür. Madde ve ruhu birbirinden ayırmak olanaksızdır. Bütün dinlerin kaynağı birdir. Mehdi hiçbir zaman gelmeyecektir ve kıyamet olmayacaktır. Cennet ve cehennem bu dünyaya ilişkin kavramlardır. Yeryüzündeki bütün mülkler ortak kullanılmalıdır ve herkesin malı olmalıdır ona göre. Bedreddin'den etkilenen Börklüce Mustafa Aydın dolaylarında, Tornak Kemal de Manisa dolaylarında Osmanlı'ya karşı ayaklanmışlardır. Bu ayaklanma, bin yılı aşkın bir zaman önce, aynı bölgede Romalılara karşı yapılan eşitlikçi Aristonikos ayaklanmasının bir tekrarıdır. Ama diğeri gibi bu başkaldırı da kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Şeyh Bedreddin'in düşüncesi ayaklanmanın bastırılması ile yok olmadı. Daha sonraki yüzyıllarda da müritlerine rastlandı.

Osmanlı ekonomisini ayakta tutan gelirlerin azalması üzerine devlet halkların üzerindeki baskıları iyice arttırmaya başlamış ve dolayısıyla tepkiler de artmıştı. Celali ayaklanmaları bu tepkileri dile getirir. Osmanlı ordusu yüz binlerce insanı katleder ayaklanmayı bastırmak için. Bu iç savaş birçok sorunu da içinden çıkılmaz hale getirir. Anadolu erenlerinin temellerini kurduğu devlet-halk barışıklığı ortadan kalkmaktaydı. Halk devlete küsmüştü artık. Ayrımcılığın boyutu Anadolu Selçuklu dönemini bile aşmıştı. Alevi-Sünni ayrımı, Istanbul-taşra ayrımı, yerleşik-göçebe ayrımı imparatorluğu gitgide yıpratıyordu. Kırsal alan-kent dengesi bozulmuş, kısacası devlet ve halkın bağları onarılamayacak şekilde kopmuştu. Istanbul Anadolu'yu sömürüyordu.

17. yüzyıl Istanbul'un Anadolu emeğinin üzerinden ellerini biraz çektiği ve denetimi azalttığı yüzyıldır. Bu rahatlama Anadolu şehirlerinin güçlenmesine neden olur. Tımar sistemi ile toprağa bağlı nüfus kentlere akmaya başlamıştı. Ancak bu gelişme halkları biraz soluklandırsa da çöküşü durduramamıştı. Tımar sisteminin çöküşü ve batıdaki Burjuva Devrimi karşısında Osmanlı acizdi ve sona yaklaşıyordu. Osmanlı etnik kimliklere karşı tavrını değiştirmiş, yeni dönemin koşulları Anadolu halkları arasındaki bağları da tamamen koparmıştı. Etnik kimliklerin yeni arayışlar içindeydiler. Çelişkilerin artışı kimlik kaosunu içinden çıkılmaz hale getirmişti. Yeni kimlikler tarihsel süreklilik değerlerine önem vermiyordu. Bu binlerce yıl öncesine dayanan soylu bağların arayışıydı. Bu arayışın sonuçları ağır ve trajik olacaktı. Yüzlerce yıl aşağılanan Türk kimliği Anadolu'ya sindirilmeye çalışılıyor, Anadolu insanının kültürel kimliği uzak Asya ülkelerinde aranıyordu. Artık Anadolu köylerinden ut melodileri yükselmiyor, Ermeni kızla Türkmen delikanlının türküsü söylenmiyordu. Son yüzyılın başlarında bir kumandan Troya yakınlarında bir tepeden ufka bakıyordu. Düşündükleri henüz kazanılmamış büyük bir zaferin sonuçları değil, çok daha sonra yapacaklarıydı. Sarı saçları rüzgarda dalgalanırken keskin mavi gözleri Troya harabelerinden uğuldayan sesin kaynağını arıyordu. Troya Savaşı bozgunundan binlerce yıl sonra Anadolu halkları batıdan gelen gemileri ilk kez yenmişlerdi. Hektor ayağa kalkmıştı. Ama asıl önemli olan, bundan sonra olacaklardı.
█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:15 am

ISKENDERIYE

Amatör dalgıçların yıllardır bildikleri, sık sık dalış yaptıkları bir bölgeydi… Limanın birkaç kilometre açığında ve sadece 8 metre derinlikte gördüklerine de bir isim takmışlardı: "Kaya Ormanı"… Binlerce dev granit taştan, sütun parçalarından, sfenks heykellerinden ve mini dikilitaşlardan söz ediyorlardı, ama kimse onları ciddiye almıyordu. Ta ki, 1962 yılında, içlerinde birkaç arkeologun da bulunduğu bir grup profesyonelin dalışına kadar… Onlar gözlerine inanamamışlardı; suyun dibinde bir tarih yatıyordu. Ancak, hemen önlem alınması gerekiyordu. Bazı parçalar yavaş yavaş kuma gömülmeye başlamıştı bile… Ayrıca kalıntılar oldukça sığ bir bölgede bulunduğu için, dalgaların sürtünmesi kayaları aşındırıyordu.

Mısır hükümeti, ilk önlem olarak binlerce metreküp çimento bloku dökerek bölgeyi küçük bir limana dönüştürdü ve böylece dalgaların etkisini ortadan kaldırdı. Oysa, tam 22 yıl sonra suyun dibindekiler çıkartılmaya başlandığında, ekibi bir başka sürpriz bekliyordu. Dalgıçlar biraz daha derinlerde, kiloları 10 ile 75 ton arasında değişen pembe granitten dev bloklara rastlamışlardı. Çalışmaları denetleyen Iskenderiye Araştırmaları Merkezi müdürü Jean Yves Empereur ve ünlü bir mısır bilimci olan Jean Pierre Corteggiani'ye göre, bu dev granit bloklar dünyanın 7 harikasından biri olan Iskenderiye Feneri'ne aitti.

Şimdiye kadar bu bölgeden çıkarılan parça sayısı 34… Araştırmayı yürüten Fransız bilim adamları, denizin dibinde daha böyle en az 2000 parça olduğunu ileri sürüyorlar. Ancak bölgedeki tüm parçaların Iskenderiye Feneri'ne ait olup olmadığı konusunda fikir ayrılıkları söz konusu… Bir grup arkeolog, bu iki bin parçanın büyük bir çoğunluğunun Fener'e ait olduğunu iddia ederken, Jean Yves Empereur, bu 2000 parçadan sadece 20 tanesinin Fener'in orijinal parçası olabileceğini söylüyor. Örneğin geçen Ekim-Kasım aylarında çıkarılan ve şu sırada müzede saklanan 12 ton ağırlığındaki başsız insan heykelinin (torso) Fener'e ait olduğu kesin.,. Yine denizden çıkarılan bir sfenksin ise, Fener'in sağında ve solunda bulunan iki ünlü sfenksten biri olduğu tahmin ediliyor.

Çıkarılan bu parçaların Iskenderiye Feneri'yle hiçbir ilgisi olmadığını iddia edenler de var. Eski Mısır uzmanı, Mısırlı bilimadamı Abdül Halim Nureddin, denizin dibinde bulu*nan blok granit kayalarının Fener'e ait olmadığını ileri sürüyor. Ona göre, bu blok granit parçaları liman savunmasının bir unsuruydu. Limana saldıran gemilerin çarpıp batmaları için, 8 metre gibi bir derinliğe özellikle konulmuştu. Abdül Halim Nureddin iddiasını şöyle destekliyor: Bir kere, bugüne kadar yapılan sualtı kazılarında üzerinde Yunanca yazı bulunan tek bir kaya ya da heykel parçasına rastlanmış değil… Ikinci olarak, denizin dibinde bulunan dev granit blokları pembe granitten… Oysa tarihçiler, Fener'in renginin beyaz olduğunu yazıyorlar. Bu da, yapımında beyaz taşların ya da beyaz mermerin kullanıldığını gösteriyor.

Ister Iskenderiye Feneri'ne ait olsun ister olmasın, şu ana kadar denizin dibinden çıkarılanlar her açıdan tarihi bir öneme sahip… 12 ton ağırlığındaki, Tanrı Osiris giysileri içindeki II. Ptoleme heykeli başlı başına bir tarihi belge… Firavun L Seti dö*nemine ait bir dikilitaş, Firavun II. Ramses dönemine ait bir sfenks de az şey değil… Çıkarılan malzemenin çeşitliliği ve farklı dönemlere ait olması kuşkusuz kafaları biraz karıştırıyor. Bu gerçeği araştırmaları sürdüren Fransız ekip de kabul ediyor.

Iskenderiye sualtı kazıları, şu anda iki Fransız şirketi tarafından finanse ediliyor. Ne var ki, bu iki şirketin 340 bin doları bulan katkısı daha kapsamlı bir çalışma için yetersiz kalıyor. Arkeologların amacı, bu parçalar aracılığıyla Iskenderiye Feneri'ni yeniden orijinal büyüklüğünde ve modelinde oluşturmak… Böylece antik dönemin yazarlarının aktardıklarından hareketle, Fener'in biçimine ilişkin yapılan tarifleri de yeniden gözden geçirmek… Ancak, madalyonun bir başka yüzü daha var. Bu iş için milyarlarca dolar gerekiyor. Böyle bir yükün altından da ne Mısır Hükümeti, ne de kazılan finanse eden Fransız firmaları kalkabilecek durumda Iskenderiye ve çevresi, Mısır'da en önemli bölgeyi oluşturduğundan, bölgeyi anlatmaya buradan başlayacağım. Pelusium'dan itibaren kıyı boyunca yürürseniz, Canobik ağzına kadar yaklaşık 150 stadia etmektedir (28 km, l stadium: 185 m). Nil Delta'smdan Pharos Adası'na kadar ise, 103 stadia (20 km) eder. Pharos, dikdörtgen biçiminde, anakaraya çok yakın ve iki limana sahip bir adadır.

Iskender, önceleri basit bir kasaba olan bölgeyi ve konumunun avantajlarını gördüğünde, kenti liman bölgesinde güçlendirerek, buraya bir kent kurmaya karar verir. Tarihçilerin anlattığına göre, kente geldikten sonra buraya yerleşme hazırlığı yaparlarken iyi talihi işaret eden şöyle bir olay olmuştur: Mimarlar tebeşirle, bölgeye çizgiler çekerlerken, tebeşirleri biter. Kralın yanlarına gelmesi üzerine, yardımcıları işçiler için hazırladıkları arpa ununu tebeşir yerine kullanmaya başlarlar. Sonuç olarak, işaretleye çekleri sokak sayısı artar. Bu, tanrıların onların yanında olduğunu gösteren bir olaydır. (Bu öykü Plutarkos'a göre; "her cinsten kuş bölgeye doluşmuş ve arpa ununu yemeye başlamıştı. Bunun üzerine Iskender, olayın kötü bir kehanetin işareti olup olmadığını sormuş, ama kahinler kehanetin olumlu olduğunu belirtmişler. Arpa ununu, bereketi artırsın diye yanlarına almışlar" şeklindedir.) batıdan eser. Etesian, "yıllık" anlamındadır) yaz mevsimi, Iskenderiyeliler'in en rahat ettikleri zamandır. Kentin yerleşim açısından avantajları oldukça fazladır. Öncelikle, iki taraftan denize açıktır; kuzeyde Mısır Denizi dedikleri, güneyde Mareotis denilen Mareia Gölü… Burası Nil Nehri'nden gelen pek çok kanala da sahiptir. Özellikle yaz başlarında Nil Nehri iyice gürleşip bu gölü doldurduğunda, yükselen buğudan ötürü geriye hiç balçık bırakmaz. Bu mevsimde, kuzeyden ve denizden esen Etesian rüzgarından dolayı (Mısır musonları bütün yaz kuzey Kentin planı, "chlamys"e benzer (Makedonyalılara özgü pelerin ya da Yunanlılar'ın kullandıkları askeri manto): Uzun kesimi iki yandan denize açıktır, kısa kenarlar ise kıstaklardır ve bunların bir tarafı denize, diğer tarafı göle değmektedir. Kentin tamamı, atların ve at arabalarının bir arada geçebileceği genişlikte, birbirini dik açıyla kesen caddelere sahiptir. …"Sema" da kraliyet saraylarına aittir (Mezar). Burası kralların ve Iskender'in gömülü olduğu yerdir; Ptolomaios'a göre, erken davranan Perdikas onun canını alıp bedenini Babil'den Mısır'a getirdiğinde, kentin artık orıa kalacağını düşünerek büyük bir ihtirasla yürüyordu. (Söylentiler çeşitlidir; Diodorus Siculus'a göre, Arrhidaeus, Iskender'in cesedini getirmek için iki yılını çeşitli görüşmelere ayırmıştı. Ve I. Ptoleme, onunla tanışmak için Suriye'ye kadar gitmiş ve cesedi yakmak için Mısır'a getirmiştir. Pausanias'a göre ise, I. Ptoleme onu Memphis'te gömmüş, ama II. Ptoleme Iskenderiye'ye aktarmıştır.)

Girişteki Büyük Liman'ın sağ tarafında ada ve Pharos Kulesi (Iskenderiye Feneri) yer alır…

iskenderiye Feneri… Bir mimari harikası..

Yapımına M.Ö. 3 yüzyılda Kral I. Ptoleme zamanında başlanan ve oğlu II. Ptoleme zamanında bitirilen (M.Ö. 297 ile M.Ö. 280 arası) Iskenderiye Feneri, bütün limanı aydınlatması amacıyla, liman girişindeki Pharos Adası üzerine kurulmuştu.

Bugün kullandığımız "fener", "far" kelimeleri bu adanın isminden geliyor. Knidoslu ünlü mimar Sostratos tarafından inşa edilen üç katlı fener kulesinin yüksekliği, bir iddiaya göre 120, bir başka iddiaya göre ise 140 metreydi. Diktörtgen tabanını çevreleyen terasın uzunluğu da 340 metreyi buluyordu. Tabanın genişliği 30, uzunluğu ise 61 metreydi. Bugün, birinci katın yüksekliğinin 71 metre olduğu tahmin ediliyor. Kulenin ikinci katını oluşturan merkez gövde ise sekizgen biçimindeydi ve 34 metre yüksekliğe sahipti Asıl fener görevini gören üçüncü kat ise bir silindiri andırıyordu. Bu bölümü koni biçiminde bir çatı örtüyordu ve bunun üzerinde de bir Zeus heykeli bulunuyordu Firavunlar ülkesindeki dev bir eserin tepesindeki Zeus heykelinin anlamı ise şuydu: Mısır'da o dönemde hüküm süren Ptolemeler aslında bir Makedonya hanedanıydı. Mısır'ı ele geçirdikten sonra, gerçek birer firavun gibi davranmalarına karşılık, dini inançlarını korumuşlardı.

Fenerin içinde ta tepeye kadar çıkan taş bir merdiven bulunuyordu. Bu merdiven öylesine genişti ki, odun yüklü iki yük hayvanı rahatlıkla çıkabiliyordu. Fenerin ateşi, bu hayvanlarla taşınan reçineli odunlarla besleniyordu. Bir başka varsayıma göre de, Mısırlılar'ın o dönemde petrolü bildikleri ve kullandıkları sanılıyor… Üstelik bu petrolü yukarı kadar taşımayıp, hidrolik pompalarla aşağıdan yukarıya pompaladıkları ileri sürülüyor.

Fenerin ateşinin ışığı, çeşitli aynalarla artırılıyordu. Eski tarihçiler bu ışığın 30 mil uzaklıktan rahatlıkla görüldüğünü yazmışlardı. Öte yandan, fenerin kendisi de beyaza boyalı olduğu için hayli uzaktan seçilebiliyordu.

Ancak, o dönemde fenerin sadece gemileri kayalıklardan uzak tutmak için inşa edildiğini söylemek çok zor… Fener, aynı zamanda bir savunma görevi görüyordu; limanın girişini savunan bir kale gibiydi. Savaş sırasında Mısırlılar, fenerdeki asker ve mancınık sayısını artırırlardı. Yapı öylesine güçlü bir stratejik konumdaydı ki, görevlilerinin izni olmadan hiçbir geminin limana girmesi mümkün değildi.

1000 yıl kadar kullanıldığı sanılan bu gökdeleni daha sonra depremler sallamaya başlıyor. M.S. 700 yılındaki deprem, yapının fener bölümünü yıkıyor. Ardından M.S. 1100 yılında tüm Kuzey Afrika'yı yerle bir eden büyük bir deprem felaketi daha geliyor ve bu kez de fenerin sekizgen gövde bölümü sulara gömülüyor. Son olarak M.S. 14. yüzyılda bakımsızlıktan temel bölümü yıkılıp gidiyor. 15. yüzyılda Mısır'da hüküm süren Memluklar, fenerin bulunduğu yere bir kale ve cami inşa ediyorlar. Dörtgen bir sütun biçimindeki minaresiyle Arap ülkelerinde görülen cami tiplerinden ayrılan bu yapı, bugün Müslüman Afrika ülkelerindeki camilere örnek oluşuyla hatırlanıyor.

Coğrafyacı Eratostenes (M.Ö. 276-194)

Kral III. Ptoleme tarafından Iskenderiye'ye davet edilen bu Yunanlı bilimadamı, uzun yıllar Iskenderiye Kütüphanesi'nin yöneticiliğini yaptı. Tıpkı kendinden önceki ve çağdaşı bazı bilimadamları gibi Dünya'nın düz değil yuvarlak olduğunu ileri süren Eratostenes, gezegenimizin çevresini de hesaplamaya çalışmıştı. Bu fikre kuramsal olarak inanan bilimadamı bunu şöyle yaptı:

Iskenderiye'nin güneydoğusundaki Syene'de (Assuan), yaz gündönümünde Güneş ışınlarının öğleyin dikey düştüğünü bildiği için, bu deneyi aynı tarihte Iskenderiye'de yaptı ve ışınların dikeyden 7 derece saptığını buldu. "Assuan ile Iskenderiye arasındaki 840 kilometrelik uzunluğa 7 derecelik bir açı düşerse, 360 derecelik bir açıya kaç kilometre düşer?" sorusundan yola çıkarak Dünya'nın çevresinin 42 bin 352 kilometre olduğunu hesapladı. Bu günümüz astronomlarınca hesaplanan gerçek rakam olan 39 938 kilometreye çok yakın bir rakamdı…

Euclides (Öklid) (M.Ö. 3. yüzyıl)

Matematiğin babası…

O tarihlerde yazılmış en mükemmel matematik kitabı olan "Elemanlar"ın yazarı Öklid, M.Ö. 300 yıllarında Iskenderiye'deki kütüphanede dersler veriyordu. Ünlü matematikçi, kendi adıyla bilinen, eşkenar üçgene ilişkin ünlü "Öklid Teoremi"ni de bu kentte öğretmenlik yaparken geliştirmişti.

Fizikçi Ktesibios(M.Ö. 285-222)

Bu Yunanlı fizikçi de uzun yıllar Iskenderiye'de yaşadı ve su saatini bu kentte icat etti. Ktesibios'nun su saati, içine belli bir ritimle su dolan bir depodan oluşuyordu, Depoya su doldukça, içindeki duba yükseliyordu. Dubanın ucundaki iğne ise, bir silindirin üzerine bu yükselmeyi işaretliyordu. Ktesibios, ayrıca çok sayıda borudan oluşan, pompalı bir körükle çalışan ve klavye ile çalınan bir müzik aleti de icat etmişti. Suyun havayı sıkıştırmadaki rolü nedeniyle bu alete "su orgu" adını vermişti.

BÜYÜK ISKENDER

Babası II. Filip'in ölümüyle tahta çıkan Makedonya kralı Iskender, M.Ö. 334 yılında doğu seferini başlatıp, Mısır topraklarına ayak bastığında, Persler'in saldırılarından bıkıp usanan Mısır halkı tarafından tam anlamıyla bir "kurtarıcı" gibi karşılanmıştı. Iskender, Mısır'da zafer kazanmış bir savaşçı gibi değil, firavunların mirasçısı yasal bir hükümdar gibi davrandı ve Iskenderiye kentini kurdu (M.Ö. 332) Iskenderiye kentinin yeri olarak, eski ama küçük bir Mısır kıyı kasabası olan Rakotis'i seçti ve ünlü Yunan mimarı Dinokrates'i çağırarak, bu kenti geliştirmesini istedi. M.Ö. 331 yılında Mısır'dan ayrılan Iskender, bu kez Pers Imparatorluğu üzerine yürüdü ve fetihlerini Hindistan'daki Indus Nehri'ne kadar sürdürdü. M.Ö. 323 tarihinde Babil'de öldüğünde, Iskenderiye kenti hâlâ bir şantiye görünümündeydi. Bir iddiaya göre, Babil'de ölen Iskender'in cesedi daha sonra Iskenderiye getirildi.

Ama bugün nerede olduğu kesinlikle bilinmiyor. 1995 yılında Yunanlı arkeologlar, bu büyük komutanın mezarını bulduklarını iddia ettiler.

II. PTOLEME

Tarihe, Iskenderiye Feneri'nin Firavun II. ve Iskenderiye Kütüphane Ptoleme ile si'nin yaratıcısı olarak geçen kızkardeşi Makedonya asıllı bu Mısır kralı olan eşi ' nin bir başka özelliği de, eski Arsinoe'yi Mısır firavunlarının "ensest” geleneğini sürdürmesiydi. II. Ptoleme M.Ö. 3. leme, ikinci evliliğini öz kardeşi yüzyıla ait Arsinoe ile yapmıştı. Babası l. Ptoleme, Büyük Iskender'in komutanlarından Lago'nun oğluydu. Ptoleme Hanedanı'nın en büyük tutkuşu, Eski Mısır firavunları gibi yaşamaktı. "Serapis" adında yeni bir din kuran Ptolemeler, tanrı olarak Osiris, Apis gibi eski Mısır tanrılarının yanı sıra, Fenike tanrısı Baal ile Yunan tanrısı Zeus'u da tanrı olarak kabul ediyorlardı. Iskenderiye'deki ender arkeolojik kalıntılardan biri de, l. Ptoleme tarafından yaptırılan ve bu dinin en kutsal yerlerinden biri olan Serapeo Tapmağı'dır.

KLEOPATRA

Kleopatra, XII. Ptoleme'nin kızıydı. Babasının ölümünden sonra geleneklere uygun olarak henüz 10 yaşındayken, kardeşi XIII. Ptoleme'yle evlenerek kocasıyla birlikte tahta çıktı. Ancak, bir süre sonra kocasının kendisini öldürmesinden korktu ve Suriye'ye kaçtı. M.Ö. 48 tarihinde Julius Sezar'ın Iskenderiye'yi kuşattığını duyunca, bir halı içinde saklanarak gizlice sarayına döndü ve büyük bir yangın çıkararak Sezar'ın kenti almasını kolaylaştırdı. Daha sonra Sezar, metresi olan Kleopatra'yı Mısır Kraliçesi ilan etti. Sezar'ın ölümünden sonra Roma'daki iktidar savaşında rakibi Oktavianus'a yenilen Antonius, Mısır'a kaçtı ve burada Kleopatra ile doğu geleneklerine göre evlenerek Mısır kralı oldu. Bunun üzerine M.Ö. 32 yılında Oktavianus, Antonius komutasındaki Mısır ordusunu perişan etti. Kleopatra'nın intihar ettiği yolunda yanlış bir haber alan Antonius kılıcıyla kendi yaşamına son verdi. Onun intihar haberini duyan Kleopatra da kendisini zehirli yılanlara sokturdu. Kleopatra'nın ölümüyle, Mısır'da Ptoleme Hanedanlığının defteri de kapanmış oldu.

█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:15 am

ISTANBUL'UN KURULUŞU

I.Ö. 7 yüzyılda Bizans adlı birinin önderliğinde gelen Megare muhacirlerinin yerleşmeleriyle kurulmuştur. Bizans kenti daha küçük bir kent görünümünü sürdürürken, 283-305 yılları arasında yaşamış olan Diocletianus Imparatorluğun başkentini Doğu'ya taşımayı düşünmüştü, ancak gerçekleştirememişti.

Roma Imparatorluğu 4 yüzyılın başında dışarıdan barbar saldırılara uğrarken içeride dağılmaya başlayan köleci düzenin ve özgür çiftçilerin başlattıkları devrimci bir dalga ile karşılaşmıştı. Bu, imparatorları daha gelişmiş yönetim sistemlerinin yanı sıra ikametleri için de daha güvenli yerler seçmeye zorluyordu. Başkent Roma, ekonomik sıkıntılarında etkisiyle başkent olma özelliğini iyice yitirmişti.

Roma Imparatorluğu'nu Doğu ve Batı olarak ikiye ayıran Dioclatianus'un komutanlarından Constantius'un oğluydu Constantinus. Annesi ise gerçek haçı bulduğu için "azize" olarak nitelendirilen Helen'dir. Paganist olan Constantius, ayaklanmaları oğlu ile bastırdıktan sonra 306'da ölünce oğlu Constantinus'u Batı Roma Imparatoru ilan etmiştir. Ancak egemenliğini perçinleyebilmesi için Roma'da imparatorluğunu ilan eden Maxentius'u yenmesi gerekti. Bir söylentiye göre ordusuyla Roma üzerine yürürken bir öğlen gökyüzünde parlayan ve üzerinde "Bununla kazan" yazılı bir haç gördü. Bu düşten sonra haçı askerlerinin kalkanlarına işletti. Maxentius'un ordusuyla Roma yakınlarındaki Milvian köprüsünde karşılaşan Constantinus büyük bir zafer kazanarak 312'de Batı Roma'nın tek hakimi oldu. 313'te Licinius ile bir araya gelerek Hıristiyanlara tapınma özgürlüğü veren Milano Fermanı'nı kabul etti.

Ancak Constantinus'un Hıristiyanlara yasal statü sağlaması Romalıların hiç hoşuna gitmemişti. Imparator Contantinus 326'dan sonra Doğu'ya çekildi ve Roma'ya bir daha geri dönmedi. Constantinus'un Doğu Roma Imparatoru Licinius ile 324'de savaşmasından önce Roma Imparatorluğunun başkenti olan Bizantion, bu galibiyetten sonra tek imparator olan Constantinus tarafından da başkent olarak tercih edildi. Ve adı değiştirildi. Bu tercihin başlıca sebeplerini şöyle sıralayabiliriz.

a- Doğu'nun kimi Roma yöneticileri üzerindeki çekici etkisi. Imparatorluğun merkezini Doğu'ya taşıma isteği, Jül Sezar'dan başlayarak görülür. Doğu'nun bu çekiciliğinin sebebini ise şöyle açıklayabiliriz: Roma'nın zenginliği savaşlarla, işgallerle ele geçirilen taşra eyaletlerinin sömürülmesine dayanıyordu. Doğu eyaletlerinin imparatorluğa bağlanmasıyla illerin işgaller sona erecek, iller sömürülemeyecek ve dolayısıyla ekonomik ağırlık merkezi bu kentlere dönecekti. Doğu'nun ekonomik üstünlüğü böylece, başkentin taşınmasıyla onaylanmış, yerleştirilmiş oldu.

b- Kentin üç yanı denizlerle çevriliydi. Ayrıca karadan da güçlü surlarla korunuyordu. Düşmanların yaklaşması olanaksızdı.

c- Contantinopolis Avrupa ile Asya arasındaki üstün jeopolitik konumu nedeniyle iki kıta arasında bir aracıydı. Bu konuda Auguste Baully "Bizans Tarihi" isimli kitabında ticaretin önemini "… bütün Akdeniz sitelerini ticaret gemileri yüklerini boşaltıyorlar ve Constantinopolis'ten ipekli, tahıl, baharat, fildişi sanat eserleri, kıymetli madenler alıyorlar… "şeklinde anlatırken Ayla Ödekan "Kentlerin Kraliçesi Constantinopolis" isimli makalesinde "kentin, bu yüzyılda ticaretle ilişkisinin zayıf olması, seçimin ticaret olanakları düşünülerek yapılmadığını kanıtlamaktadır. Nitekim I. Contantinus'un bayındırlık programına liman yapımı alınmamıştır" demesi bir çelişkiyi yaratıyor. Ancak yine de kentin jeopolitik önemi göz önünde tutulmalıdır.

Kentin tüm bu özellikleri sonucunda bir de gelişebilir kentsel özelliğini yitirmez nitelikte olduğu ortaya çıktı ve nitekim tahminler sonuçsuz kalmadı. Constantinus yeni başkentin kurulmasının "Tanrının emri" olduğunu söylüyordu. Başkentin ilanından sonra artık sıra her konuda yapılanmaya gelmişti. Nüfusun ve yapıların hızla artığı yeni başkentte çok sayıda mimara, ustaya ve işçiye gereksinim vardı. Mimar bulmak zordu. Kölelerin kent dışına çıkmalarına izin verilmiyordu ve yapı malzemesi her zaman azdı. Ancak imparator Constantinus Batı Roma'nın imparatoru iken çok sayıda yapı inşa ettirmişti.

Constantinus, yeni başkentine, çoğunluğu Balkanlar'dan olmak üzere çok sayıda insan yerleştirmişti. Kentin nüfusu sürekli artmış ve 5. yüzyılda Constantinopolis 300 bin kişilik nüfusu ile Roma'dan daha kalabalık olmuştu. Bu nüfusu beslemek zordu. Constantinus döneminde Mısır, Suriye ve Anadolu'dan ithal edilen buğday, yağ ve şarap halka ücretsiz olarak dağıtılıyordu. Temel gıda buğdaydı. Constantinopolis artık bir Yunan kentinin devamı olmaktan çıkmıştı. O kadar büyümüştü ki doğal ardülkesi onu beslemeye yetmedi.

Kuruluş aşamasında kentte Yakındoğu'nun Helenistik-Roma kentlerinde varolan gelişmiş bir endüstri yoktu. Fakat bir başkent olarak çekiciliği ve kalabalık nüfusu, kenti büyük bir pazara dönüştürmüştü. Constantinus'un kenti "gelişebilirliği" nedeniyle tercih etmesi bir tahminden öteye gidip gerçekleşmişti.

Constantinopolis bir Helenistik kentti. Kentin yapısında Doğu'lu ve Helenistik öğeler bir aradaydı. Din, felsefe ve Yunan dili gibi. Ayrıca Constantinopolis Patrikliği bütün Trakya, Pontus ve Asya piskoposluklarını içine almıştır. Din adamları vergi vermemişlerdir. Kilisenin sonsuz bağış alma hakkı vardı. Kilise yetkililerini yerel yönetimde kullanma bir imparatorluk politikasıydı. Elde edilen verilen çerçevesinde Constantinus'un çizdiği kent topografyası hakkında bir yorum yapacak olursak; kent planının bugünkü Cibali, Fatih, Altımermer ve Etyemez'i de içine alan çapı 2.5 kilometrelik bir çember yayını kapsadığını söyleyebiliriz.Yeni kentin iskan faaliyetleri gün geçmeden başlatılmalıydı. Ayrıca yeni kentte çözülmesi gereken iki sorun vardı. Kentin insanlara, işlevsel ve simgesel olarak da anıtlara ihtiyacı vardı.

Constantinus Roma'nın bütün görkemini yeni başkente taşımak istiyordu. Benimsenmeyen "Nea Roma-Yeni Roma" ismi bu isteğin bir göstergesidir. Öyle bir şehir olmalıydı ki, görkemiyle Roma'yı geride bıraksın. Hatta bir efsaneye göre bizzat tanrı Sezar'a görünüp ona başkentin yerini göstermiştir.

Constantinopolis 11 Mayıs 330'da resmi törenlerle kurulmuş ve bu olay her yıl aynı tarihte Encainia şenlikleriyle kutlanmıştır. Imparatorluğun bütün ileri gelenleri kenti donatmaya çağırmıştı. Imparatorluğun her köşesinden kente heykeller ve başka sanat yapıtları getirilmişti. Hatta Roma, Iskenderiye, Efes, Antakya ve

Atina'yı soyup soğana çevirmişlerdir.Kentin resmen açılışından sonra anıtsal yapıların inşa edilmeye başlandığı dönemde imparatorun en büyük sorunu kente yerleşenlere konut sağlamaktı.

Alınan bazı önlemler şunlardır:

* Inşaat yapanları vergiden muaf tutma.

* Kendi evlerini yapanlara bedava ekmek verme.

* Anadolu'da mülkü olanlara, Constantinopolis'te ev yapmayı zorlama.

* Soylulara konut yapmalarında hazineden yardım sağlama.

Devam Edecek...
█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:17 am

YAZI GELIŞIMI

Harfler bir ülkeden öteki ülkeye,bir ulustan öteki ulusa geçerken bir başka gezi daha yapıyor. Taşların üzerinde papirüse ,papirüsten mumlu levhalara,mumlu levhalardan parşömene ve parşömenden de kağıda geçiyorlardı. Kumlu toprağa ekilen bir ağaç,killi ve bataklık bir alana ekilen ağaçtan nasıl değişik şekilde büyürse;harfler de taştan kağıda geçen süreçte öylece görünüşlerini ve biçimlerini değiştirdiler.Taş üstünde dik ve dümdüz yükseliyor,kağıdın üzerinde yuvarlaklaşıyordu.Balmumu üzerinde de yıldız biçiminde kıvrıldılar.Balçık üstünde çivileştiler,yıldız iğne biçimi aldılar.Hele kağıt ve parşömen üzerinde sürekli kıllık ve biçim değiştirdiler.

Yazı yazmak için çok çeşitli araçlar kullanılmıştır.Hiç elimizden düşürmediğimiz kağıt kalem dünün icadıdır.Biraz daha öncelere,ilk insanların resimlerden yazının henüz doğmakta olduğu çağlara dönersek o zaman yazı yazmanın inanılmayacak kadar zor olduğu görülür.Çünkü o günlerde bu iş için gereken araçlar yoktu.Herkes,ne ile neyin üzerinde nasıl yazacağını kendisi düşünüp bulmak zorundaydı.

O dönemin araçları arasında taş,koyunun kürek kemiği,balçık yaprağı,çanak çömlek parçaları,yırtıcı hayvan derileri ve ağaç kabukları gibi şeyler hep bu dönemde kullanılıyordu.Bütün bunların üzerine sivriltilmiş bir kemikle ya da çakmak taşıyla kaba bir resim çiziktirmek mümkündü.

Islam Peygamberi Hz. Muhammed, kutsal kitap Kuran-ı Kerim'i koyunları kürek kemiği üzerine yazdırmıştı.Eski Yunanlılar ,halk toplantılarında oylarını şimdi yapıldığı gibi kağıt üzerine değil de,çanak çömlek(ostrakon)lar üzerine yazarak verirlerdi.

Papirüs bulunduktan sonra bile birçok yazarlar,yoksulluk yüzünden yazılarını çamak çömlek parçaları üzerine yazmak zorunda kalmışlardı.Eski yunan bilginlerinden birinin kitap yazmak için evindeki bütün çanak çömleği kırdığını anlatırlar.görevle Mısır'da bulunan eski Romalı asker ve memurlar;bir aralar,papirüs yetersizliğinden hesap pusulalarını çanak çömlek parçaları üzerine yazmışlardır.

Ama palmiye yaprakları ile ağaç kabukları yazı yazmaya çok daha uygundu.Papirüs bulunmadan çok önce bunların üzerine iğne ile yazı yazılmaktaydı.Hindistan'da ,bir çok kitap palmiye yaprakları üzerine yazılmıştı.Yaprakların kenarları bir ölçüde kesildikten sonra iplikle dikiliyordu.Bu kitabın kenarları altınla yaldızlanır ya da renk renk boyanırdı.Böylece çok güzel bir kitap meydana gelmiş olurdu.Ormanca zengin olan ülkelerde kayın ve ıhlamur ağacı kabuklarından yapılmış yapraklar üzerine yazı yazılırdı.

Bununla birlikte çok eski çağlardan itibaren bir yazı yazma yöntemi vardır;onu bügün de kullanmaktayız. Bu taş üzerine yazı yazmadır.

Taştan kitap,kitapların en uzun yaşamlısıdır.Bunda 4000 yıl önce, eski Mısır mezar tapınaklarının duvarlarına yazılmış olan upuzun hikayeler günümüze kadar gelmiştir.

ÇAMURDAN KAĞIDA DOĞRU

Insanlar çok eskiden beri taştan daha hafif,ama onun kadar dayanıklı bir" nesne" aradılar.

Tunç üzerine yazmayı denediler.Bir zamanlar sarayları ve tapınaklarını süslemiş olan üzerleri yazılı tunç levhaları bugün de görmek mümkündür.Bazen bu levhalardan birinin bütün bir duvarı kapladığı da olurdu.Levhanın iki yüzüne yazı yazılmışsa,levha bir zincirle asılırdı.

Anlatırlar;Fransa'da Blois kentinde ,tunçtan bir kilise kapısı vardır.Bu kilise kapısı bir kitabı andırır.Kapının üstünde Kont Etienne ile Blois kenti arasında yapılmış bir antlaşma yazılıdır.Bu antlaşma gereğince halk,Kont'un şatosu etrafına bir duvar çekmeyi kabul ediyor;buna karşılık Kont da şaraptan aldığı vergiyi halka bağışlıyordu.Şarabı içenler çoktan dünyadan göçtüler, etrafındaki duvar yıkıldı.Buna karşılık tunç kapının kanadı üzerinde kazılmış olan antlaşma hala durmaktadır.

Bir ilginç yazı yazma yönetimi daha vardı:

Bir zamanlar Dicle ile Fırat boylarında yaşayan Asurlularla Babilliler çok eskiden kullanmışlardı.Koyuncuk'ta,eski başkent Ninova yıkıntıları arasında Austen Henry Layard adlı bir ingiliz,Asur hükümdarı Asur Banibal'ın kitaplığını buldu.Bu,içinde bir yaprak kağıt bile bulunmayan çok ilginç bir kitaplıktır.Bu kitaplığın bütün kitapları lüleci çamurundandı.

Lüleci çamurundan oldukça büyük ve kalın levhalar hazırlanırdı.Yazıcı yazısını üç köşeli sivri çomağıyla bu levhaların üzerine yazardı.Çomak,çamurun içine batırılıp hızla çekilince kalın başlayıp incecik kuyruk halinde biten bir iz meydana gelirdi. Babilliler ve Asurlular böylece çok çabuk yazı yazarak çivi yazısının düzgün ve incecik satırlarıyla levhaları (tabletleri) doldururlardı.Bu iş bittikten sonra daha dayanıklı olması için çömlekiye verilirdi.Eski Asurlular da çömlekçiler kitap pişirirlerdi.Böylece taş gibi dayanıklı kitaplar oluşurdu.

Asurlular balçık üzerine yalnız yazı yazmazlar,basma da yaparlardı.Değerli taşlardan,kabartma resimlerle süslü merdane biçiminde mühürler kazırlardı.Bir antlaşma yaptıklarında bu merdaneyi balçık tablet üzerinden geçirirlerdi.Böylece table üzerinde çok iyi seçilebilen bir mühür çıkardı.Basmalar üzerindeki desenler bugün bu yolla yapılmaktadır.Rotatif basma makinesi de bu türde çalışmakta ve yazılar merdanenin üzerinde bulunmaktadır.

PAPIRÜS BULUNUYOR

Mısırlıların icat ettikleri kitap ise çok garipti.Uzun,çok uzun ve yüz metrelik bir şerit düşünün:Bu şerit kağıttan yapılmışa benzerse de bu genelde "acayip" bir kağıttı.Elinize alıp ışığa tutarsanız,incecik bir çok çapraz çizgilerden yapılmış karelerden meydana geleceği görülecektir.Bir parçasını koparırsınız,gerçekten de tıpkı hasıra benzeyen bir takım-eritlerden örülü olduğu kolayca anlaşılır.Görünüşte bu kağıt;sarı,parlak ve perdahlıdır.Balmumu levhalar gibi kolay kırılabilir de…

Üzerindeki satırlar şeridin uzunluğunca değil de,dikine ;onlarca,hatta yüzlerce sütünlar halinde yazılmıştır.Eğer satırlar şeridin uzunluğunca yazılmış olmasaydı,her satırı okumak için şeridin bir başından öteki başına kadar gidip gelmek gerekirdi.

Bu garip kağıt kendisinden daha garip bir bitkiden elde ediliyordu.Nil kıyılarının bataklık yerlerinde çıplak,uzun gövdeli ve tepesinde püsküllü olan yine garip görünüşlü bir bitki yetişmekteydi.

Bu bitkinin adı papirüstü.Dil bilim olarak da kelime bir çok dilimize geçmiştir.Papier(Almanca ve Fransızca),paper(Ingilizce) olarak dünya dillerinde örnekleri vardır.(Bu konuda daha ayrıntılı bilgiyi icatlar bölümünce bulabilirsiniz.)

YAZI YAZMADA ILK ARAÇLAR

Mumu bilmeyenimiz yoktur.Balmumundan bir kitabı görenlerimiz ise çok azdır.Yağ gibi eritilebilen bir kitap,tuğla kitaplardan da ,şerit kitaplardan da çok daha yadırgatıcıdır.

Romalıların icat ettiği balmumundan kitapların neredeyse geçen yüzyılın başarında,Fransız devrimine kadar kullanıldığını bilenler pek azdır. Balmumundan kitap bizim cep defterimiz büyüklüğünde birkaç levhadan yapılmıştır.Her levhanın ortasında buraya sarı ya da siyaha boyanmış balmumu doldurulurdu.Bu levhaların iki köşesinde delikler vardır.Bu deliklerden geçirilen kurdelalarla,levhalar birbirine bağlanarak bir kitap halini alırdı.Birinci ve sonuncu levhanın dış yüzeylerinde balmumu bulunmazdı.Böylece kitap kapandığında balmumu iç yüzündeki yazıların silinmesinden korkulmazdı.

Bu levhaların üzerine neyle yazılıyordu.Kuşkusuz,mürekkeple değil.Bu iş için bir ucu sivriltilmiş,öteki ucu yuvarlaklaştırılmış çelik kalemler kullanılıyordu.Kalemin sivri ucu ile yazar,yuvarlak ucu ile de düzeltir ya da silerlerdi.Işte bizim silmek için kullandığımız lastiklerin ilklerinden biri de buydu.Balmumu yazı tahtaları çok ucuzdu.Dolasıyla karalamalar,notlar günlük hesaplamalar bunların üzerine yazılıyordu.Roma'ya uzak Mısır'a getirilen papirüs pahalıydı.Bu yüzden de yalnız kitap yapmakta kullanılıyordu.

Ancak şimdi kurşun kalemin ve ucuz kağıdın ortaya çıkışından sonra balmumu levhalardan vazgeçilebildi.Oysa,bir kaç yüzyıl öncesine kadar hiçbir öğrenci kemerinde bir balmumu levha olmadan edemezdi.

Daha papirüsün en parlak döneminde ona zorlu bir rakip türemişti.Parşomen!!!

Çok eski zamanlardan beri çobanlıkla geçinilen uluslar yazılarını evcil ve yaban hayvanı derileri üzerinde yazarlardı.Ama derinin yazı yazmaya uygun bir madde;yani parşomen haline gelebilmesi için iyice terbiye edilmiş olması gerekti.Bakın bu nasıl olmuştu:

ANADOLU YINE ÖNDE

Eski Mısır'ın iskenderiye kentindeki kitaplıkta bir milyona yakın papirüs tomarı bulunuyordu.Bu kitapığın zenginleşip büyümesinde,Ptolome Sülalesi'nden gelen Firavunlar çok çalışmışlardı. Böylece Iskenderiye kitaplığı uzun yıllar boyunca dünyanın en önde gelen kitaplığı oldu.Fakat bir süre sonra bir başka kitaplık,Anadolu'daki Bergama kenti kitaplığı onunla yarışmaya başladı.O sırda hükümdarlık eden Mısır Firavunu,Bergama kitaplığını acımasızca cezandırmaya karar verdi ve ülkesinden papirüs gönderilmesini yasakladı.Bergama hükümdarı da buna karşılık şöyle bir önlem düşündü:Yurdunun en usta adamlarını yanına çağırıp koyun yada keçi derisinden papirüs yerini tutacak ve yazı yazmaya yarayacak bir madde hazırlamarını buyurdu.Işte o günden sonra Bergama ,Dünyaya parşomen satan bir yer haline geldi.Yunanca "pergament adını alan Parşomen,doğduğu kentin(Pergamon) adını alarak böyle icat olmuştu.Kısa bir süre sonra Parşomeni katlanabileceği ve defter haline getirilebileceği anlaşıldı.Ayrı ayrı yapraklardan dikilmiş kitap da böyle ortaya çıktı.

Zamanla Mısır'da Papirüs daha az üretilmeye başlandı.Hele Araplar Mısır'ı aldıktan sonra Mısır'dan Avrupa ülkelerine olan papirüs gönderilişi büsbütün durdu.Işte ancak o gün parşomen kesin bir zafere ulaştı.

Bu,pek de olumlu bir zafer değildi.Roma imparatorluğu,bu olaydan bir kaç yüzyıl önce kuzayden ve doğudan gelen yarı ilkel kavimlerce yıkıma uğratılmıştı.

Bitmez tükenmez savaşlar bir zamanlar zengin olan kentleri ıssız bir duruma getirmişti.Her geçen yıl yalnız bilginlerden değil,okuma-yazma bilenlerinin sayısını da azaltmıştı.Parşomen,kitap kopya etmeye yarayan biricik araç olarak kaldığında,onun üstüne yazı yazacak kişi de hemen hemen kalmamış gibiydi.

Romalı kitapçıların büyük kopya işlikleri çoktan kapanmıştı.Yalnız kral saraylarında,ağdalı bir dile mektuplar yazan yazıcılar kalmıştı.Bundan başka,kuytu ormanlar da ya da ıssız vadilerde kaybolmuş manastırlarda sevap işlemek için kitap kopya eden keşişlere de rastlamak mümkündü.

KITAP… KITAP!!!

O çağlarda kullanılan mürekkep de Romalıların ya da Mısırlıların kullandıkları mürekkepten ayrıydı.Parşomen üzerine yazmak için deriye iyice sinen ve silinmesi kolay olmayan,özel dayanıklı bir mürekkep icat olunmuştu.Bu mürekkep,bugün de bir çok mürekkeplerin yapıldığı gibi mazı soyundan(mürekkep kozası), demirsülfattan ve reçineden(yada Arap zamkından) yapılırdı.Işte artık kağıdın icat edilmiş olduğu günlerden kalma eski bir elyazmasında bulunan ve ozaman ki mürekkeplerin nasıl yapıldığını anlatan bir reçete:

"Mazıları bir Ren şarabı içine atarak güneşe ya da sıcak bir yere bırakınız.Elde edilcek sarı suyu bir bezden südükten sonra ve mazıları da ezdikten sonra bu suyu başka bir şişeye doldurunuz.Bunu,unla karıştırmış,demir sülfat katınız.sık sık,bir kaşıkla karıştırınız.Güzel bir mürekkep elde etmiş olursunuz.Mazıların yeter derecede,Ren şarabınında mazıların içinde kaybolacak miktarda olması gerekir.Istediğimiz ölçüyü tutturabilmeniz için demir sülfatı azar azar koyunuz.Mürekkebi kalmenizle kağıdın üzerinde bir deneyiniz.Istediğiniz kadar siyah olmadığını görürseniz,koyutlmak için bir reçine tozu katınız,sonra da dilediğinizi yazınız!"

Bu eski mürekkebin şaşırtan bir özelliği vardı.O mürekkeple yazıldığından önceleri yazının rengi çok soluk olurdu.Aradan bir süre geçtikten sonra yazı kararırdı.Bizim şimdiki mürekkeplerimiz ise ,içlerine boya katabildiğimiz için daha iyidir.Bu nedenle de bunları yalnız okuyan değil,yazan da iyi görebilir.

Bir dönemer nasıl papirüs parşomene yenildiyse,eninde sonunda parşomen de yerini hepimizin bildiği kağıt'a bırakmak zorunda kaldı.

ÇINLILER KAĞIDI YAPIYOR

Kağıdı ilk yapanlar,Çinlilerdir.2000 yıl kadar önce ,daha Avrupa'da Yunanlılar ve Romalılar ünlü Mısır papirüsleri üzerine yazı yazarken,Çinliler kağıt yapmayı çoktan biliyorlardı.

Kağıt yapmak için bambu lifleri,bazı otlar ve eski paçavralar kullanılıyordu.Bunları,bir dibek içinde suyla karıştırıp hamır haline getiriyorlardı.Bu hamurdan da kağıt yapılıyordu.

Burada kalıp olarak incecik bambu kamışıyla ipekten kafes şeklinde örülmüş çevreler kullanılıyordu.Kalıbın üzerine kağıt kurumadan biraz dökülüp,liflerin birbirine yapışması ve keçe haline gelmesi için kalıp her tarafa eğilirdi.Su,kafesin deliklerinden akar,kafesin üstünde de ıslak kağıt tabakası kalırdı.Bu tabakayı dikkatle kaldırır,bir tahtanın üzerine serer ve güneşe kurutulardı.Sonunda bu kurutulmuş kağıt yapraklarından bir tomarını tahtadan yapılmış bir baskı aracının altına koyarlardı

Kağıt Asya'dan Avrupa'ya gelinceye kadar birçok yıllar geçti.Bu iş bazı aşamalardan geçti:

704 yılında Araplar,Ortaasya'da Semerkant kentini aldılar.Orada ellerine geçirdikleri bir çok ganimet arasında kağıt yapmanın sırrını da alıp ülkelerine götürdüler.Bu yolla Arapların eline geçen kağıt nedeniyle Sicilya,Ispanya ve suriye gibi ülkelerde kağıt fabrikaları kuruldu.Suriye'nin Avrupalıların Bambiç diye adlandırıldıkları Manbiç kentinde de bir fabirka kurlmuştu.Arap tacirleri karanfil,biber ve güzel kokular gibi doğu mallarıyla birlikte Avrupa'ya Manbiç kağıdı da götürüryorlardı.Kağıtların en iyisi bütün tabakalar halinde satılan Bağdat Kağıdı sayılıyordu.Mısır'da çeşitli kağıt türleri yapılmaktaydı.Bunların arasında çok büyük tabakalar halinde yapılan "Iskenderiye kağıdı" ndan tutun da,güvervin postalarında kullanılan küçücük tabakalara kadar her türlü kağıt vardı.

Bu tür kağıt eski paçavralardan yapılmaktaydı.Siyah benekli bir rengi vardı.Işığa tutulduğunda,yer yer paçavra parçaları bile görülüyordu.

Avrupa'nın kendi kağıt fabrikaları ya da o günlerin deyimiyle" kağıt değirmenleri" görülünceye kadar aradan yüzyıllar geçti.Artık XIII. yüzyılda bu tür kağıt değirmenlerini görmek mümkündü.

BASKININ ÖNDERI

Bu sıralarda Almanya'nın Mayence kentinde Johanm Gensfleich Gutenberg adlı bir adam kendi bastığı kitabı;yani,baskı makinesiyle basılan ilk kitabı gözden geçirmekteydi.

Harflerin biçimiyle kitabın düzenli elyazması kitapları çok andırıyordu.Fakat aralarındaki fark yine de uzaktan bile görülüyordu.Siyah ve okunaklı harfler törene çıkmış askerler gibi düzgün ve dimdik duruyorlardı.Yazıcının(hattat) yazı kalmeyile savaşa tutuşan baskı makinesi çok kısa zamanda onu alt etti.Çünkü elle ancak uzun yıllar süresice yapılan kocaman eserler,baskı makinesinde bir kaç günde bastırabiliyordu.

Git gide el yazması bir kitapla baskı makinesinde basılan bir kitap arasındaki benzerlik gittikçe azaldı.Yavaş yavaş harfler yazmak çok zordu.Oysa,baskı makinesi bunu kolayca yapabiliyordu.Böylece kocaman,kalın kitapların yerini baskı makinesinde basılmış ,harfleri okunaklı küçük kitaplar aldı.

Elyazması kitaplardaki her resmi,ressamlar yapmak zorundaydı.Baskı makinesinden basılan kitaplarda ise elle yapılan resimlerin yerini gravürler aldı.Yazı yazan makine,yani baskı makinesi,aynı zamandan resim yapan makineye dönüştü.Böylece birkaç saat içinde yüzlerce gravür" yapmak" mümkün oluyordu.

Bütün bunlar kitapları ucuzlattı.Günümüzün kitaplarında gördüğümüz başlıklar,iç kapaklar,dış kapakklar,gömme başlıklar,bizi hiç şaşırtmaz.Sayfa başındaki sayılar bize çok doğal görünür.Kelimeleri virgülleri gördüğümüzde de "Bu da ne oluyor" diye şaşırmazsınız herhalde.

Oysa kitaplarda iç kapağın başlığın ,gömme başlıkların ve virgüllerin olmadığı dönemler vardı.

Bütün bunların ne zaman ve niçin ortaya çıktığını kesin olarak söylemek bile mümkündür. Sözgelişi ,dış kapak 1500 yılında şu nedenle ortaya çıkmıştır.:Eskiden kitaplar basılmaz yazılırdı.Bunlar büyük bir çoğunlukla satış için değil,ısmarlama olarak yazılırdıçBu yüzden kitap yazanın kitabı reklam etmesine hiç gerek yoktu.

Basımevleri için durum daha da farklıydı.Bir basımevi yüzlerce,binlerce sayıda kitap basılıyordu.Hem bu basttığı kitaplar ısmarlama olarak değil,doğrudan doğruya satış içindi.Bu kitaplara alıcı bulmak gerekliydi.Bunun için kitabın adını,birinci sayfayabüyük harflerle basmak gerekiyordu.

Işte böylece kitap kapağı ortaya çıkmış oldu.O dönemde kitabın ilk sayfası kitapçı dükkanının kapısına asılırdı.Bu,kitabın çıkışını bildiren bir ilan demekti.

Kitabın çıkışıyla,şu ana kadar eldeettiğimiz bilgilerin çoğunu bu yolla elde etmiş olduk.Kitaplar belki elektronik bir ortama geçebilir.Şu an hali hazırda e-books dediğimiz teknolojik aletler kullanılmakta.Ancak bir geçek var ki,yazının ölümsüzlüğü…Belki sözcüklerin,belki de düşüncelerin eninde sonunda vücut bulacağı ve kullanacağı yazılardır..Geçmişin zorluklarıyla geleceğimize pencere açarsak,yazının icadını aklımızdan çıkarmayalım.

Yazı Nedir?

Yazı, en genel tarifiyle, ağızdan çıkan seslerin, dolayısıyla sözcüklerin, kulak yada jest yardımı olmaksızın, gözle görülebilen, bazen de dokunulabilen işaretler halinde biçimlendirilerek kaydedilmesini sağlayan araçtır.

Iletişim Araçları ve Fikir Yazıları

insanoğlu varolduğundan beri, duygu ve düşüncelerini başka kişilerle paylaşabilmek için, çok çeşitli iletişim yolları bulmuştur. Bunların ilk örnekleri arasında, günümüzde dahi pek çok toplum tarafından kullanılan görsel işaretleri, yani ateş, duman ve ışığı ya da akustik işaretler olarak adlandırdığımız, davul ve ıslık çalmayı gösterebiliriz. Ancak bütün bunlar zaman ve alan açısından sınırlanmıştır. Yani mesaj verildikten hemen sonra kaybolurlar ve tekrar edilmedikleri sürece başa alınma olanakları yoktur. Ayrıca, hepsi sadece az ya da çok birbirine yakın bölgede bulunan kişiler arasındaki iletişimde kullanılabilirler. Alan ya da zamanla kısıtlanmamış bir yol arama ihtiyacı, insanları çeşitli nesnelerin belirli bir sıraya göre yanyana dizilmesinden oluşan "nesne yazısı", daha çok hayvancılıkta kullanılan "sayma çubukları", yine belirli aralıklarla düğümlenmiş iplerden meydana gelen "quipu düğüm yazısı", bir mesaj vermek üzere kaya üzerine yazılan veya çizilen resimler anlamına gelen, "pitrogramlar ve pitroglifler" gibi iletişim sistemlerine götürdü. Ancak bunlar da, nisbeten kalıcı olmalarına karşın, belirli durumlarda, kısıtlı sayıda mesajı iletebilirler ve daha önemlisi yanlış ya da farklı algılanma olasılıkları çok yüksektir.

Genel olarak "fikir yazısı" olarak adlandırdığımız bu sistemler içinde, kendine Eski Önasya Dünyası'nda geniş yayılım alanı bulan, token veya Latince adıyla calculi (hesap taşları) adı verilen küçük kil semboller, yazıya geçiş sürecinde ayrı bir yer tutar. Kilden yapılıp, pişirilerek sertleştirilmiş ve çoğunlukla üzerleri şekillere ayrılmış, çeşitli formlardaki bu calculi veya hesap taşlarının herbiri farklı bir nesneye karşılık geliyor ve ticareti yapılan malların türü ve ölçüsü hakkın da bilgi veriyordu. Diyelim ki, Sümer'deki Uruk şehrinden biri, Elam'ın Susa kentindeki başka birine üç testi susam yağı göndermek istiyor. Bunun için Sü-merli yağ yerine kullanılan sembollerden üç tane alıp, bunları bir ipe geçirerek bağlıyor, bir başka kil topağı ile de mühürleyip, malının güvenliğini sağlıyordu. Bazen de bu sembolleri yumuşak ve nemli bir kil topağıyla sararak, içi görünmeyen bir top haline getiriyor ve her tarafını mühürlediği bu topun üzerine içindeki sembol sayısı kadar da şekillerini basıyordu. Malı getiren kişi, bu "makbuz"u Susa'daki kişiye iletmek zorundaydı. Böylece oradaki ticaret ortağı, ilk bakışta malın türü, miktarı ve gönderen kişi hakkında bilgi sahibi oluyordu. Şüphelendiği bir durumda ise, topu kırarak, içindeki sembollerle elindeki malı karşılaştırabilirdi.

"Hesap taşları", çeşitli diller kullanan toplumlar arasında, uzak mesafelerde anlaşılabilmesi nedeniyle, özellikle ticarette son derece kullanışlıydı. Bu sembollerin, daha sonra yazıya geçildiği dönemlerde de, aynı şekilleriyle kil tabletler üzerine çizilmiş olduğunun saptanması ile, önemleri daha da artmıştır.

Uruk Tabletler

Bugüne kadar edinebildiğimiz bilgilerle, yazı M.Ö. 4. binde, Güney Mezopotamya'da, ya da Sümer'de icat edilmiştir. Yazının elimize geçen ilk örneklerini oluşturan kil tabletler ise, aşağı Fırat bölgesinde, bugünkü adı War-ka olan Sümer şehri Uruk'ta yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. IV A yapı katına ait bu tabletler üzerinde yapılan çalışmalar, bu yazıda kullanılan işaretlerin olasılıkla, konuşulan dille ilişkili olduğunu ortaya koymuştur.

Uruk IV A buluntuları arasında, üzerinde birkaç işaret olan, bir grup küçük tablet vardır. Bu tabletlerin üzerinde delik ve ip parçalarının bulunması, bunların calculfler gibi, gönderilen mallar üzerinde, bir çeşit etiket olarak kullanıldıklarını göstermektedir. Daha büyük boyuttaki bir grup tablet ise, çoğunlukla tek bir mesaj ve malın cinsine ait yazı işaretleri ve miktarını gösteren sayı işaretleri içerirler, idari kayıtlar içeren bu tür metinler üzerinde, olasılıkla mala ait değerler ve şahıs isimleri birarada yazıldıkları için,bu tabletleri içerik açısından sınıflamak zordur. Çoğunlukta olan diğer metinlerde ise, tablet yüzeyi birden fazla mesaj içerebilmesi için bölümlere ayrılmıştır. Bu grup tabletlerde bölümlerin birbirleriyle ilgili olduklarının tahmin edilmesine rağmen, bu ancak birkaç tablet üzerin de kanıtlanabilmiştir. Bu tabletlerde, ön yüz olduğu kabul edilen tarafta, mallar la birlikte bulunan miktar gösteren sayı işaretleri, arka yüzde toplanarak verilmiştir. Bunun yanısıra bazı tabletlerde bu toplama işleminin yapılmaması, toplam sayının her zaman bir önem taşımadığına işaret etmektedir.

Uruk III yapı katı tabletleri ise sayıca daha azdır ve Uruk IV'te az rastlanan bazı yazım türleri, bu dönemde daha yaygın olarak kullanılmaya başlanır. Ayrıca diğer Mezopotamya yerleşimlerinden Cemdet Nasr da bu dönemle çağdaş belge verir. Bu dönemde artık etiket tabletler ve sadece bir kayıt içeren küçük boyutlu tabletlere rastlanmaz. Birden fazla mesaj içeren belgeler ise, öncekilere oranla daha karmaşık yazımlarla ifade edilmeye başlanmıştır.

Uruk tabletlerinin % 85'ini şehir tapınaklarına girip çıkan yiyecek ve tekstil kayıtları oluşturmaktadır. Bunlardan Sümer'in daha geç dönem tarihinden tanıdığımız, Uruk'un çevresindeki bazı yerleşim merkezlerini saptayabilmek mümkün olmaktadır (Kuzeyde KIŞ ve Eşnunna, Iran dağları yakınındaki Aratta, bugünkü adı Bahreyn olan Dilmun vs.). Metinlerin % 15'i ise, çeşitli ticaret malları, hayvanlar ve görevli isimleri içeren sözlük listeleridir. Kâtiplere, yazı sistemini öğretmek için kullanılan bu listelerin, 600 yıl sonraki dönemde de bulunması, geleneğe olan bağlılığı göstermesi açısından ilginçtir. Bu devamlılık sayesinde, okunması oldukça güçlük çıkaran pek çok erken dönem işareti tanımlanabilir hale gelmiştir. Genelde, resimlerle ifade edilen erken dönem yazılarının anlaşılmasının kolay olduğu şeklinde bir izlenim vardır, ancak çoğu zaman mesele bu kadar basit değildir. Bir öküz veya bir başak tanesi kolayca farkedilebilir, ancak bazen resim olarak tanımlanamadıkları gibi, sözlük tabletlerine başvurulmasına rağmen, anlamları belirlenemeyen, pek çok işaret vardır.

Toplam sayıları 5000'in üzerinde olan Uruk IV ve III tabletlerinin tek bir tanesinin dahi, tarihi, dini veya edebi belge içermemesi, bir rastlantı olarak değil, açıkça bu dönemde bu tür belgelerin kaydedilmemiş olması ile açıklanabilir. Bu gerçek, yazının bu tür kayıtları tutmak için icat edilebileceği olasılığını tamamen ortadan kaldırır. Tam tersi, tarihi ya da edebi belgelerin asla böyle kolay bir sistemle yazılamayacak olmaları, yazının geliştirilmesini zorunlu kılmıştır.

Uruk IV A ve onu izleyen Uruk III tabletlerinin az ya da çok soyut işaretlerin yanısıra, pek çok doğal "resim-işaretleri" de içermesi, bu dönemden önce yazının tamamen resim işaretlerinden oluşan bir devreden geçtiğini kesinleştirmektedir. Ancak maalesef bugüne kadar elimize, yazının bu ilk dönemlerine ait herhangi bir buluntu geçmemiştir. Buna olasılıkla yazının dayanıklılığı az olan, tahta, deri,balmumu, fildişi ya da kemik gibi bir madde üzerine yazılması neden olmuştur.

Sümer Resim-Yazısı

Şehir devletlerinin hüküm sürdüğü Sümer, ekonomik gücünü tarım ve buna bağlı ticaretten alıyordu. Nitekim Uruk tabletleri de, bu gerçeği doğrulamaktadır, îlk zamanlarda kullanılan basit resim işaretleri de, tıpkı fikir yazılarında olduğu gibi çağrıştırma yoluyla, ekonomik ihtiyaçların karşılanması için yeterliydi. Bu resim işaretlerini daha sonraki dönemlerden ayıran en büyük fark, henüz dildeki öğelerin yazıya aktarılmamış olmasıdır. Herhangi bir dilin kurallarıyla sınırlı olmadıkları için, gören herkes tarafından kolayca anlaşılabilirler. Bu tür resim yazılarını, bugün örneğin havaalanlarında kullanılan çok çeşitli logolarla karşılaştırmak mümkündür. Tuvalet, bagaj ya da restoranı çağrıştıran logoları anlamak hiç bir dilbilgisi gerektirmez.

îlk dönemde ihtiyacı karşılayan resim yazılarında, gösterilmek istenen nesnelerin sembolik çizimleri yapılıyordu. Örneğin öküz bir öküz başıyla, tahıl bir başak tanesiyle, gün ise doğmakta olan bir güneşle tasvir edildi. Ancak yönetime dair resmi kayıtların giderek artması, daha önce önemli görünmeyen bir problemin ortaya çıkmasına yol açtı. Somut fikirlerin bu yolla kolayca anlatılabilmesine karşın, soyut fikirleri yansıtmak oldukça zordu. Gerçi bir öküzü ifade etmek için bir öküz başı çizmek yeterliydi ama hayvanın ölü mü yoksa canlı mı olduğu, ya da tapınağa getiriliyor mu yoksa tapınaktan çıkarılıyor mu olduğu nasıl anlatılacaktı? Ya da, bu hayvanı tapınağa teslim eden kişinin adı yazılmak istenirse ne yapılacaktı?

îlk zamanlarda, geçici bir çözüm olarak, fikirlerin birleştirilmesi yoluna gidildi. Yani bir ayak resmi sadece ayağı değil, aynı zamanda "koşmak, yürümek, durmak" fiillerini, yıldız da aynı şekilde, göğü ve kutsal varlıkları ifade etmek için kullanılıyordu. Bazı durumlarda da, birkaç resim biraraya getirilerek, anlamlar çeşitlendiriliyordu. Örneğin, ağız resmi, suyu ifade eden dalga tasviriyle yanyana çizildiğinde "içmek", yine ağız, bir parça ekmekle çizilmişse "yemek", düşüncesini akla getiriyordu. Bu tür kavramların iletilmesine yardım eden bu yol, kesin bir ifade taşımadığı için, anlaşılması da bunu gören kişinin yorumuna ve hayal gücüne bırakılıyordu. Ayrıca, az önce bahsettiğimiz gibi, tamamıyla soyut olan kavramları, ya da şahıs ve yer isimlerini bu şekilde göstermek olanaksızdı.

Bu dönemden itibaren yazı, bir anlamda gerçek bir yazı sistemi olma yolculuğuna çıkmıştır. Bugün "çivi yazısı" ya da "çivi yazılı belgeler" tanımlamaları, henüz yazının gerçekten çivi yazısı halini almadığı bu dönemler için de kullanılır. Çivi yazısının gerçek anlamda bir yazı sistemi haline gelmesi ise, ancak bu dönemden sonra, hem biçimsel, hem de içerikte geçirdiği bir dizi aşama sonucunda olmuştur.

Çivi Yazısı

a) Içerikteki Gelişim:

Ifade edilmek istenen kavramlarda, var olan kayıt sisteminin yetersiz kalması, yazının gelişmesinde çok önemli bir adım atılmasına neden oldu. Bu, kullanılan dilin, ilk olarak aktif bir biçimde yazıya geçirilmesi olayıdır. Bu aşamada, Sümer dilinin çoğunlukla tek heceli kelimelerden oluşmasının da büyük payı vardır. Böylece, çizilen her işarette, tasvir edilen nesne değil, bu kelimenin ses değeri ön plana çıkarılmıştır. Daha iyi anlaşılabilmesi için, bunu somut olarak örnekleyelim. Örneğin, Sümerce dağ kelimesi KUR, su A, ağız ise KA olarak okunurdu. Şimdi KUR.A.KA diye özel bir isim yazılmak istendiğini varsayalım. Bunun için katip, önce bu ismi oluşturan resimleri yan yana çizdi.

Sonra bunu gören kişilerin resimsel özelliklerine aldanıp, "Dağın suyu içilir" gibi, yanlış şekilde algılamalarını önlemek için de, kelimenin başına, bunların ses değerleri ile okunması gerektiğini gösteren bir uyarı işareti koydu. Determinatif (belirtici) adını verdiğimiz bu işaretler, daha sonra çivi yazısının ilerleyen evrelerinde, kadın, erkek, nehir, ülke, şehir vb. özel isimlerinin başına , bazen de sonuna konarak, yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı, îşte bu gelişmeye, yani kelimelerin içerdikleri ses değerleri ile okunmaya başlanmasına, "fonetizasyon aşaması" veya "ses-leşme evresi" diyoruz. Bu aşama, Uruk III b evresine, yani yaklaşık M.Ö. 3. binin başlarına rastlar.

ilk zamanlarda belki de kaçınılmaz bir zorunluluk sonucunda ortaya çıkan, resimlerin içerdikleri ses değerlerinin kullanılmaya başlanması ile, çok daha kesin mesajlar verilebileceği çabuk kavranmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan, önemli bir özellik te, anlamı göz önünde bulundurulmaksızın, kelimelerin sadece ses değerlerindeki benzerlik veya eşitlik nedeniyle, başka kelimelerin yazımında da kullanılmaya başlanmasıdır. Örneğin, Sümerce "ok" anlamına gelen Tl işareti, aynı ses değerine sahip olduğu için, "hayat" kelimesine de, aynı işaretle yazım olanağı sağlamıştır. Elbette Sümerce okumayı bilen biri, bu iki kelime arasındaki "eş değerli-lik"ten haberdar olduğu için, "ok" işareti ile gösterilmiş bir logogramın, metnin içeriğine göre, "hayat" olarak okunması gerektiğini fark edecektir. Bunu Türkçe'de birden fazla anlamı olan kelimeler, "at", "yüz", "alay" ile karşılaştırabiliriz.

Kelimelerin fonetik olarak ifade edilebilmeleri, geç dönemlerde çok daha fazla işlerlik kazanan, hecelerin kullanılabilmesini olanaklı kıldı. Böylece, ayak resmiyle gösterilen mastar halindeki "gitmek" fiilinden öte, "gidiyorum" gibi çekimli formlar da yazılabildi. Bu yenilik gittikçe kuvvet ka zanmasına rağmen, eski logogramları, yani tek işaretli kelimeleri, tamamen ortadan kaldıramadı. Kullanışlılığından dolayı, bu logografik yazı, silindir mühürler, heykeller ve steller üzerinde çivi yazısının gelişiminin sonuna kadar korundu. Fakat, özellikle fiillerin ifadesinde, yeni fonetik hece yazısı, eski yöntemin yerini aldı. Bazı kelimelerin aynı işaretle yazılabilmelerine karşın, yine anlamı aynı olan kelimeler için değişik işaretler de yaratıldı. Örneğin, Sümerce'de GU, hem "boyun", hem de "öküz"anlamına gelen bir kelimedir. Böylece GU, iki farklı işaretle yazılabildi. Bu "çok işaretlilik" (polysemie) ile daha geç dönemlerdeki kullanımlarla da birlikte, GU tam 14 farklı işaretle yazım olanağı buldu. Bundan başka işaretler, "çok seslilik" (polyphonie) kazandılar. Örneğin, tek başına kullanıldığında, "gün" anlamına gelen, aynı yazımla, BABBAR okunup "beyaz" rengini ifade eden, UD işareti, kelime içindeki yazılımlara göre, ud, pir, tam, par, lah, lih hece değerlerini de kazanmıştır.

Şimdi belki, bu uygulamayla, bir metnin okunuşunun son derece zorlaşabileceği sorusu akla gelebilir. Bu konuda en büyük yardımcı, belirli dönemlerde ve belirli metin gruplarında kısıtlı sayıda işaret kullanılmış olmasıdır. Ayrıca çoğu zaman metnin içeriği ve her işareti izleyen bir diğeri, nasıl doğru okunması gerektiğini kendi gösterir.

Böylece M.Ö. 3. binde kullanılan kelime yazısı, yerini daha gelişmiş bir kelime -hece yazısı sistemine bıraktı. O zamana kadar hiç bir işareti olmayan, kelime ve isimler de bu şekilde yazılabildi. Daha önemlisi, aynı yolla, gramere ait özellikler de yaşam buldu.

Çivi yazısı hece sistemine dayanan bir yazı sistemi olduğu için, sesli harflerin (vokaller) birer işaretle gösterilebilmelerine karşın, sessiz olanlar, (konsonantlar) bu şekilde yazılamaz; bunlar mutlaka bir sesli ile birlikte belirtilmek zorundadırlar. Bu hece işaretleri de 3 grup altında toplanır.

1) Sesli+sessiz = iğ, ud, at vb.

2) Sessiz+sesli = ta, gu, bi vb.

3) Sessiz+sesli+sessiz = tal, pir, kum vb.

b) Biçimsel Gelişim:

îlk zamanlar yazı, Çince'de olduğu gibi, yüzleri sağa dönük işaretlerle, sağ üst köşeden başlayarak, aşağıya doğru yazılırdı. Buna inanmamızı sağlayan neden ise, piktografik dönemde, doğadan alınmış işaretlerin olasılıkla doğal görünümleri yönünde yazılmış olmaları gerektiğinden kaynaklanmaktadır. Bu, tablet bölümlerinin sağdan sola sıralanması, bölümler içindeki işaretlerin ise, yukardan aşağıya yazılması anlamına gelir. Sonra tam olarak bilemediğimiz, ancak olasılıkla tabletin tutuluş şekli gibi pratik bir nedenle, işaretler öyle bir pozisyonda yazıldılar ve belki de okundular- ki, daha önceki işaret yönlerinden 90° sola döndüler. Böylece, sağdan başlayarak, yukarıdan aşağıya doğru yazılan sütunlar, soldan sağa doğru ve alt alta yazılan satırlar haline geldi. Ancak, bu değişimin ne zaman meydana geldiği, kesin olarak saptanamamaktadır. Bir süre sonra ne olduğunu bilemediğimiz, ancak olasılıkla doğada çabuk tahrip olabilen, ilk yazı malzemesinin yerini kil alınca, bu madde üzerine resimlerin çizilerek değil, baskı yolu ile daha kolay yapıldığı fark edildi. Böylelikle, resim karakterleri için ucu üçgenleştirilmiş bir kamış olan, stylus kullanılmaya başlandı. Kilin topaklanması nedeniyle, yapılması zor olan yuvarlak hatlar ise, düz çizgilerle gösterildi, îlk zamanlarda kâtipler, bu çizgileri türlü şekillerde biraraya getirerek, eski resim formlarını korumaya çalıştılar. Ancak işaretlerin çok karışmasına ve yazının zorlaşmasına neden olan bu uygulamadan kısa sürede vazgeçildi. Sonuçta kalemin kil üzerine bastırılıp, hafifçe geri çekilmesiyle çivi görünümünü andıran işaretler, resim yazısının tahtına oturdu, îlk önce her yöne basılan bu işaretlerin, zamanla, yine pratik nedenlerden dolayı, çivi başı sağa dönük olanlar terkedildi. Böylece yaygın olarak kullanılan yatay, dikey ve eğik çivilere, köşe çengeli denilen bir çeşidin de eklenmesiyle elde edilen işaretler, istenildiği gibi kullanılmaya başlandı. Bu işaretler, zamanla mümkün olduğunca basite indirgendi ve ilk dönemlerde 1000 kadar olan sayıları, giderek 500-600'e kadar azaldı.Çivi yazısı, yaklaşık M.Ö. 2700 yıllarında, gerek biçimsel ve gerekse içerik gelişimini geniş ölçüde tamamladıktan sonra, ilk olarak, hece işaretleri, determinatifler ve logogramlarla yazılan, tam ve gerçek anlamda bir yazı sistemi oluştu.

Diğer Erken Dönem Buluntu Merkezleri

Yazının başlangıcına dair ilk belgelerin Uruk IV ve bunu izleyen Uruk III yapı katlarından geldiğinden daha önce bahsetmiştik. Kuzeyde bir yerleşme merkezi olan Cemdet Nasr ve Susa'da bulunmuş Proto-Elam tabletleri ise Uruk III tab-letleriyle çağdaş diğer yazılı belge gruplarını oluştururlar. Uruk IV-III katları yaklaşık M.Ö. 3300-2900 yılları arasına tarihlenir. Aralarında hem benzerlikler, hem de farklılıklar bulunan bu üçlü tablet grubundan Uruk ve Cemdet Nasr tabletlerinin Sümerce yazıldığı kabul edilirken, Susa tabletleri, hakkında halen çok az şey bilinen, Elam dilinin ilk örnekleri olarak görülmektedir.

Uruk, Cemdet Nasr ve Ur şehirlerinden gelen tabletler, herhangi bir tarihi belge içermezler. Tarihi belgelere ilk örnek, Erhanedan Dönemi IHII'e, yani yaklaşık M.Ö. 2600'lere tarihlenir. Bu dönemle aşağı yukarı çağdaş olan belgeler ise, Şuruppak'tan (Fara) gelmektedir. Şuruppak ve onu takip eden Abu Salabih ve Ebla tabletleri, Sümer yazısının gelişimini hem işaretlerdeki form, hem de kullanımdaki esneklikte göstermeleri açısından ilginç örnekler oluştururlar.

Sümerce:

Kökenleri belli olmayan ve bugüne kadar dil aileleri içinde başka akrabası saptanamayan bir dil konuşan Sümerler, bölgede yaşadığını bildiğimiz en eski toplumdur. M.Ö. 3. bini izleyen dönemlerde, çivi yazısının, güney Mezopotamya'daki Akkadlar ve Suriye'deki Eblalılar'a iletilmesini sağladılar. Sümerlerin Erhanedan Dönemi III, Akkad'lı Sargon'un (M.Ö. 2334-2279) hakimiyeti ile sona erdikten sonra, hem dilde, hem de politik açıdan güçlü bir Akkad etkisi görülmeye başlanır. Bu hanedanın da yaklaşık M.Ö. 2200'lerde çöküşüyle, Sümerce yine yönetimde kullanılan dil olarak yerini almış, ancak bundan sonra gelecek yıllar içindeki tüm krallar, artık kendilerini Sümer ve Akkad kralları olarak tanıtmışlardır. Başta M.Ö. 2004 yılında Ur olmak üzere, önemli Sümer şehirlerinin birbiri ardına düşmesinden sonra, yaklaşık M.Ö. 18. yüzyılın başlarında Sümerce, yerini kesin olarak Akkadça'ya bırakmıştır. Ancak konuşulan dil olarak güncelliğini yitirmesine rağmen, yazım kolaylığı ve geleneksel edebiyat dili olması nedeniyle pek çok anıtsal yazıt, edebi metin ve Sümerce sözlük listelerinde kopya edilmeye devam etmiştir.

Sümerce agglutinativ (bitişken) bir dildir. Türkçe'de olduğu gibi, her kelime değişmeyen, ancak ön- veya son eklerle işlerlik kazandırılan bir veya birden fazla hece ile ifade edilir. Örneğin, DÜ "inşa etmek", Î.DÜ "o inşa etti", NU.MU.DÜ "o inşa etmedi.". Özellikle çoğu edebi metnin kopyalandığı dönem olan, Eski Babil dönemine gelindiğinde, paralel metinlerde farklı ön ve sonekler kullanılmış olması ise, Sümerce gramerinin anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.

Sümerlerin bıraktıkları belge grupları içinde edebi, mitolojik metinler ve destanlar en önemli yeri tutar. Bunlar içinde özellikle "Gılgamış Destanı", çivi yazısının yayılımıyla, diğer dillere de çevrilmiş, tufan hikayesi bölümü ise, bütün kutsal kitaplarda da aynı şekilde anlatılarak, binlerce yıl boyunca korunmuştur.

Akadça:

Sümerce'den sonra bölgede geçerli dil olan Akkadça, bugünkü Arapça ve ibranca'nın dahil olduğu Semitik dil ailesinin üyesidir. Sargon döneminde kullanılan Eski Akkad lehçesinden sonra Akkadça, Asurca ve Babilce olmak üzere iki temel lehçeye ayrılmıştır. Bu lehçeler de zaman ve coğrafi alanları içinde geçirdikleri değişikliklere göre, Eski, Orta ve Yeni başlıkları altında, incelenir. Akkadça kelimeler, temel olarak alınan 3 konsonant ve bir kök vokaline, başka vokaller eklenmesi veya konsonantların çiftlenmesi ve sonra da bu kelimenin çatısına ön ve sonekler getirilmesiyle oluşturulurlar. (Örn. sbt (kök vokali a), Mastar hali, sabatum "yakalamak", isabbat "o yakalar", isbat "o yakaladı", sabat"ykala". Yani, aslında her sesin bir hece ile ifade edildiği çivi yazısı, Akkadça'nın dil yapısına uygun değildir. Bu nedenle, önemli ölçüde kelimelerin fonetik olarak ifade edilmesiyle birlikte, buna ek olarak Akkadlı katipler, Akkadça kelimeleri yazmak için, Sümerce logogramları da kullandılar. Örn. Akkadça "koyunlar" anlamına gelen immeru kelimesini Sümerce şekliyle UDU MF^ olarak yazdılar ; ya da iki dili karıştırarak, Sümerce "büyük" anlamına gelen GAL kelimesinin sonuna Akkadçası olan rabûrmn sonunu ekleyerek bunu GAL- u şeklinde ifade ettiler.

Sümer hece sistemini benimseyen Akkadlar, kendi dillerine uygun yeni hece değerleri de yaratarak, "çok seslilik" (polyphonie) ve "çok işaretlilik"(po/y^m/^) sistemlerini geliştirdiler. Örn. Sümerce SU "el" işareti Akkadça okunuşu qadu ile birlikte, su'nun yanısıra, "qad, qaf hece değerlerini de yazıya kazandırmıştır.

M.Ö. 2. binde diplomatik yazışma dili olan ve yaklaşık 2500 yıl süreyle Eski Yakın Doğu kültürüne aracılık eden Akkadça yazılı belgeleri, doğal olarak kendine çok geniş bir yayılım alanı bulmuştur. Bu yayılım sonucunda Akkadça'nın merkezi lehçelerinin yanısıra "çevre" (peripbeml) dialektler de ortaya çıkmıştır. Susa, Boğazköy, Alalah, Nuzi, Ugarit ve Amarna'da ortaya çıkarılan bu belgeler, Akkadça yazılmış olmalarına karşın çeşitli lokal dillerin etkisi altında kalmışlardır.
█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:17 am

50 Places To See Before You Die..
ölmeden önce görülmesi gereken 50 yeri seçmişler..
inceleyelim:
South Island – ABD
Bunları Biliyormusunuz? Southisland

Canadian Rockies (Rocky Dağları) – Kanada
Bunları Biliyormusunuz? CANAdian-007
Uluru – Avusturalya
Bunları Biliyormusunuz? Centre20
Chichen Itza – Meksika
Bunları Biliyormusunuz? Chichen-itza
Machu Picchu – Peru
Bunları Biliyormusunuz? Machu-picchu-gilbert
Petra – Ürdün
Bunları Biliyormusunuz? Petra_05
The Pyramids (Piramitler) – Mısır
Bunları Biliyormusunuz? Pyramids
Venice (Venedik) – Avusturya
Bunları Biliyormusunuz? Venice_sunset1
Maldives (Maldivler)
Bunları Biliyormusunuz? Bathala01_b
Great Wall Of China (Çin Seddi)
Bunları Biliyormusunuz? China_great_wall
Victoria Falls (Victoria Şelalesi) – Zimbabwe
Bunları Biliyormusunuz? Zah_victoria-falls-aerial_b
Yosemite National Park (Yosemite Ulusal Parkı)
Bunları Biliyormusunuz? YosemiteLowResLarge
Bunları Biliyormusunuz? DSC01025_Mont%20Victoria%20Nort%20Shore%20Auckland
Iguassu Falls (Igunassu Şelalesi) – Brezilya
Bunları Biliyormusunuz? Iguassu%20Falls%20Brazil%209-03%20Colloids%20&%20Surfaces
]Angkor Wat – Kamboçya
Bunları Biliyormusunuz? Angkor%20Wat
Himalayas (Himalaya Dağları)
Bunları Biliyormusunuz? Himalayas
Masai Mara – Kenya
Bunları Biliyormusunuz? A04hp45a
Luxor – Mısır
Bunları Biliyormusunuz? Sb_11
Bunları Biliyormusunuz? La%20digue%20island
Abu Simbel – Mısır
Bunları Biliyormusunuz? AbuRamIID19
Bunları Biliyormusunuz? Hong%20Kong%20-%20passagererb%C3%A5de%20i%20str%C3%A6det%20HongKong

█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:17 am

Soğanın anavatanının Güneydoğu Asya
olduğu sanılıyor. Günümüzde ise dünyanın her yerinde, özellikle sıcak
iklim kuşaklarında yetiştirilmekte ve tüketilmektedir. Soğanın tarihi o
kadar eskiye gitmektedir ki, kayıtlı tarihten de önce Çin, Hindistan ve
Ortadoğu'da yiyecek olarak kullanıldığı tahmin ediliyor.

Soğan besleyici bir gıda olmasının yanı sıra müthiş bir aromatik
özelliğe de sahiptir. Bu aromada içindeki kükürtlü maddelerin büyük
etkisi vardır, ancak aroma tek başına kükürtlü maddelerden
kaynaklanmamaktadır. Soğan ve sarmısakta sülfür ihtiva eden amino
asitlerin türevleri de vardır.
Bir soğanı kestiğinizde bunlardan 'S1 propenylcysteine-sulphoxide'
adı verilen kısım çözülür ve gözlerimizi tahriş eden 'proponal-S oxit'
adlı kısmı ortaya çıkar. Kimya ilminin karışık kelimeleri aklımızı
karıştırmadan esasa geçersek, bu maddenin gözümüze değmesi ile bir çeşit
hidroliz olur ve içinde eser miktarda bulunan sülfrik asit gözümüzü
yakar ve yaşarmasına neden olur.
Bu bileşimler çok dengeli değillerdir. Örneğin çok düşük bir ısı
işlemi sonucunda dahi tamamen yok olurlar. Bu nedenle de pişmiş soğanda
hiç bulunmazlar ve göz yaşartamazlar. Soğan doğrarken gözlerinizin
yaşarmaması için önerilen birçok önlem vardır.
Önce en ciddisini söyleyelim. Bazı aşçılar soğanı kesmeden önce
ıslatmayı, keserken de ıslak tutmayı veya soğanı çeşmeden akan suyun
altında kesmeyi öneriyorlar. Bir başka görüş ise soğan doğrarken ağızdan
nefes almayı tavsiye ediyor. Bu görüşe göre gaz nefesimizle birlikte
burnumuza girip gözümüze yaklaşmak yerine doğrudan ciğerlerimize girer
ve çıkarmış. Bunu sağlamak için de dişlerimizin arasına bir metal kaşık
koymak yeterliymiş.
Soğan doğrarken gözlerin yaşlanmasını önlemek için, dudaklar arasında
bir limon dilimi, dişler arasında bir kesme şeker veya dörtte bir dilim
ekmek bulundurmayı önerenler de var. Böylece ağzımıza alacağımız bu
gibi şeylerin, aldığımız nefesteki sülfür gazını emdiğini iddia
ediyorlar.
Diğer görüşler ise, soğanın doğranılmasına tepesinden
başlanılması ve cücüğünün en sona bırakılması veya soğanın doğramadan
önce yarım saat buzdolabında tutulması şeklinde. Soğan doğrarken deniz
gözlüğü veya kontakt lens takılmasının faydalı olacağını ileri sürenler
de var. Bu kadar çok önlem seçeneğinin içinde, siz bir tanesini bile
uygulamıyorsanız, yapacak bir şey yok, soğanı ağlaya ağlaya doğramaya
devam edeceksiniz.


█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:18 am

[b]Yalnız çinlilerin değil, Orta ve Güneydoğu Asya'da yaşayanların,
japonların hatta Eskimoların da gözleri çekiktir. Aslında göz yapısı
bütün dünyada aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye
nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı,
gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu kıvrım insanların
gözlerini yoğun kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için
bir çeşit kar gözlüğü gibi gelişmiştir. Çinde ve öteki bölgelerde her ne
kadar yoğun kar yağmıyorsa da onların atalarının buzul çağında kuzeyde
yaşadıkları daha sonra güneye indikleri kanıtlanmıştır. Yalnız gözleri
değil, burunları da rüzgara karşı korunmak için küçülmüş, burun
delikleri soğuğu engellemek için daralmıştır. Ciltleri de koruma amaçlı
olarak yağlıdır. Göz kapakları da yağlıdır. Gözü ve iç tabakalarını kara
ve buza karşı korur. Yani çekik gözlü değil, düşük göz kapaklı, demek
daha doğrudur.
[/b]
█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:18 am

Bu şarkı"Happy birthday to you" dur. Şarkının asıl kaynağı Amerika'lı iki kız kardeşe aittir.
Orijinal adı " Good Morning to All" yani " hepinize günaydın"dır. Daha
sonra güftesi değiştirilerek bütün dünyaya yayılmıştır. Fakat telif hakkı kardeşlere
aittir,
onlardan sonra da Warner/chappel müzik şirketine geçmiştir. Müzik
ticari amaçlı kullanıldığı zaman şirkete ödeme yapma zorunluluğu vardır.


█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:18 am

Ad astra per aspera – zorluklarla yıldızlara kadar
Alea iacta est. – Ok yaydan çıktı. (Sezar)
Amantes sunt amentes. – Aşıklar çılgındır.
Amor omnia vincit. – Aşk her güçlüğü yener.
Ars artis gratia – Sanat sanat içindir.
Ars longa, vita brevis. – Sanat uzun, hayat kısa.
auri sacra fames – altına duyulan lanetli açlık
Aut disce aut discede. – Ya öğren, ya terket.

Bene nati, bene vestiti, et mediocriter docti. – Iyi aileden gelme, iyi giyimli ama vasat eğitimli.
Beneficium accipere libertatem est vendere. – Yapılan bir lütfu kabul etmek özgürlüğünü satmaktır.
Bonitas non est pessimis esse meliorem. – Iyi olmak en kötüden daha iyi olmak anlamına gelmez.
Carpe diem, quam minimum credula postero. – Gününü yaşa, yarına olabildiğince az güven. (Horatius)
Cetera quis nescit? – Gerisini kim bilmez?
Cogito, ergo sum. – Düşünüyorum, öyleyse varım. (Descartes)
Contraria contraiis curantur. – Zıtlar zıtlara iyi gelir.
Dabit deus his quoque finem. – Bu da geçer. (Vergillius)
Damnant quod non intelligunt. – Anlamadıkları şeyleri kınarlar.
De gustibus et coloribus non est disputandum. – Zevkler ve renkler tartışılmaz.
De mortuis nil nisi bonum. – Ölüler hakkında sadece iyi şeyler konuşunuz.
De profundis clamavi ad te Domine. – Derinliklerden sana seslendim Ya Rab.
Docendo discitur. – Öğreten öğrenir.
Dum spiro spero. – Nefes aldığım sürece umuyorum.
Dum vivimus vivamus. – Hayattayken yaşayalım.
Ego primum tollo, nominor quoniam leo. – En iyi parçayı ben alıyorum, çünkü aslan benim. (Phaedrus)
Errare humanum est. – Hata yapmak insana mahsustur.
Esse quam videri. – Öyle görünmek değil, öyle olmak. (Sallust)
Et tu, Brute. – Sen de mi Brütüs. (Sezar)
Exegi monumentum aere perennius. – Bronzdan daha uzun süre dayanacak bir anıt diktim.
Ex nihilo nihil fit. – Hiçlikten hiçlik çıkar. (Lucretius)
Faber est suae quisque fortunae. -Her insan kendi kaderini kendi yazar. (Appius Claudius Caecus)
Facilius est multa facere quam diu. – Bir çok şey yapmak, hayat boyu tek şey yapmaktan kolaydır.
Facito aliquid operis, ut semper te diabolus inveniat occupatum. – Hep çalışın ki şeytan sizi hep meşgul bulsun. (Aziz Jerome)
facta non verba – işe bak lafa bakma
Felix qui potuit rerum cognoscere causas. – Şanslı kişi nedenleri anlayabilmiş olan kişidir.
Festina lente. – Yavaşça acele et.
Fiat lux! – Işık olsun!
Finis coronat opus. – Bitirmek işi taçlandırır.
Flamma fumo est proxima. – Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.
Fluctuat nec mergitur. – Dalgalarda savrulur ama batmaz.
Fraus latet in generalibus. – Genellemeler hataya gebedir.
Hominem te memento. – Sadece bir insan olduğunu unutma.
Homo homini lupus. – Insan insanın kurdudur.
Humanius est deridere vitam quam deplorare. – Hayata gülmek hayat için ağlamaktan daha uygar bir davranıştır. (Seneca)
Id est genus hominum. – Insan cinsi böyledir. (Terentius)
Ignorantia legis neminem excusat. – Kanunu bilmemek bir mazeret değildir.
In medio tutissimus ibis. – Orta yol en güvenlisidir. (Ovidius)
Inventas vitam iuvat excoluisse per artes. – Buluşlar sanat yoluyla güzelleştirilen hayatı genişletir. (Nobel madalyası)
In vino veritas. – Gerçek şaraptadır.
Ipsa scientia potestas est. – Bilgi tek başına bir güçtür. (Bacon)
Ira furor brevis est. – Kızgınlık kısa süren bir deliliktir.
iustitia omnibus – herkese adalet
Labor omnia vincit. – Emek her şeyi yener.
magnum opus – bir şaheser
Mea mihi conscientia pluris est quam
omnium sermo. – Vicdanım bana diğer insanların söyleyeceklerinden daha
çok şey ifade eder. (Çiçero)
Medice, cura te ipsum. – Doktor, sen önce kendini iyi et.
Mendacem memorem esse oportere. – Bir yalancının iyi bir hafızası olmalıdır. (Quintilian)
Mens sana in corpore sano. – Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.
Militat omnis amans. – Her aşık bir savaşçıdır. (Ovidius)
Nec verbum verbo curabis reddere fidus interpres. – Dürüst bir çevirmen kelimesi kelimesine çevirmemelidir.
Nemo
enim est tam senex qui se annum non putet posse vivere. – Hiç kimse bir
yıl daha fazla yaşayacağını düşünmeyecek kadar yaşlı değildir. (Çiçero)
Nemo est liber qui corpori servit. – Bedenine hizmet eden kimse özgür değildir. (Seneca)
Nemo me impune lacessit. – Karşılığını ödemeden kimse bana zarar vermez.
Nescire
autem antequam natus sis quid acciderit, id est semper esse puerum. –
Doğmadan önce olanları bilmemek sürekli çocuk kalmaktır. (Çiçero)
Nihil est ab omni parte beatum. – Her güzelin bir kusuru vardır.
Nihil
tam absurde dici potest, quod non dicatur ab aliquo philosophorum. –
Daha önce bir filozof tarafından dile getirilmemiş hiçbir saçma laf
yoktur. (Çiçero)
Nil desperandum. – Umutsuzluğa düşmeyin.
Noli turbare circulos meos! – Çemberlerimi bozmayın. (Arşimet)
Non compos mentis – sağlam bir kafanın ürünü değil
Non omnes qui habent citharam sunt citharoedi. – Her gitarı olan gitarcı değildir. (Varro)
Non semper ea sunt quae videntur. – Şeyler çoğu zaman göründükleri gibi değildir.
Nullum magnum ingenium sine mixtura dementiae fuit. – Içine biraz delilik karışmamış olan bir büyük zeka yoktur. (Seneca)
Odi profanum vulgus et arceo. – Insan sürüsünden nefret ediyorum ve uzak duruyorum. (Horatius)
Omnium rerum principia parva sunt. – Her şeyin küçük bir başlangıcı vardır. (Çiçero)
Otium sine litteris mors est. – Edebiyatsız boş vakit öldürücüdür.
Panem et circenses. – [Insanların bütün istediği] yiyecek ve eğlence. (Juvenal)
Parva leves capiunt animos. – Küçük şeyler küçük ruhları esir alır. (Ovid)
Piscem natare doces. – Balığa yüzme öğretiyorsunuz.
Possunt quia posse videntur. – Yapabilirler çünkü yapabileceklerini düşünüyorlar. (Vergilius)
Quae fuerant vitia mores sunt. – Eski ayıplar şimdi adetten oldu. (Seneca)
Quae nocent docent. – Yaralayan şeyler öğreticidir.
Quem di diligunt adolescens moritur. – Tanrı sevdiği kulunu yanına erken alır. (Plautus)
Qui
dedit beneficium taceat; narret qui accepit. – Iyilik yaparsanız bundan
bahsetmeyin, bırakın kendisine iyilik yapılan konuşsun.
Qui timide rogat docet negare. – Çekinerek isteyen reddi teşvik eder.
Quid ad aeternum? – Bundan sonsuzluğa ne kalacak?
Quidquid latine dictum sit, altum viditur. – Latince söylenen söz kulağa derin gelir.
Quod erat demonstrandum. – Böylece gösterimimiz sona erer.
Quo vadis. – Nereye gidiyorsun?
Redde Caesari quae sunt Caesaris. – Sezar'ın hakkı Sezar'a.
sic ad nauseam – bıkkınlık verinceye kadar böyle
Sic transit gloria mundi. – Böylece geçiverir dünyanın görkemi.
Silent leges inter arma. – Savaş sırasında kanunlar susar. (Çiçero)
Simplex munditiis – seçkinliği içinde sade (Horatius)
Sine qua non – olmazsa olmaz
Si post fata venit gloria, non propero. – Eğer şöhret ölümden sonra gelecekse hiç acelem yok.
Si vis pacem, para bellum. – Barış istiyorsanız savaşa hazır olun. (Vegetius)
Sol lucet omnibus. – Güneş herkes için parlıyor.
Stultum est timere quod vitare non potes. – Engellemeye gücünüzün yetmeyeceği şeyden korkmak aptalcadır.
Taciturnitas stulto homini pro sapientia est. – Aptalın suskunluğu bilgelik sanılır.
Tarde sed tute – yavaş ama emin adımlarla
Tempus fugit. – Zaman geçiverir.
Ubi dubium ibi libertas. – Nerede şüphe varsa orada özgürlük vardır.
Utinam
tam facile vera invenire possem quam falsa convincere. – Keşke neyin
doğru olduğunu da yanlışı farkettiğim kadar kolay bulabilsem. (Çiçero)
Vae victis! – Altta kalanın canı çıksın.
Veni vidi vici. – Geldim gördüm yendim. (Sezar)
Veritas odium parit. – Gerçekler nefreti besler.
Vestis virum reddit. – Adamı adam yapan giydiğidir. (Quintilianus)
Video barbam et pallium, philosophum nondum video. – Sakalı ve hırkayı görüyorum ama filozofu göremiyorum.
Video meliora proboque deteriora sequor. -Iyi yolu görüyor ve takdir ediyorum, ama kötü yoldan gidiyorum.


█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:19 am

[b]1564 yılında Fransa kralı IX Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. Daha önce
Avrupada yaygın olan yıl başlangıcı Mart 25 idi. O zamanki iletişim şartlarında IX
Charles'in bu kararı fazla yayılamadı. Duyanlar ise protesto amacıyla eski adetlerine
devam ettiler.1 Nisan'da partiler düzenlediler. Diğerleri ise onları Nisan aptalları olarak
nitelendirdiler.1 Nisan'a bütün aptalların günü adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz
hediyeler verdiler, yapılmayacak partilere davet ettiler, gerçek olmayan haberler ürettiler. Yıllar
sonra Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar 1 Nisan gününü kendi kültürlerinin
parçası görerek devam ettirdiler. Oradan da bütün dünyaya yayıldı.
[/b]
█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:19 am

Bir karıncayı alın, suyun içine batırın,
saatlerce tutun ölmez. Sudan çıkardığınızda ölü gibi görünür ama birkaç
saat içinde kendine gelir. Biz insanlar böyle suya batırılsak, nefes
alamadığımız için oksijensizlikten ölürüz ama su karıncaların çok ince
olan nefes tüplerinden içeri giremez. Karbondioksitten narkoz yemiş gibi
olurlar.

Tabii ki bu süre çok uzarsa onlar da ölürler ama dayanma süreleri
inanılmazdır. Ne var ki, karıncalar yağmur ve seller altında bu şekilde
nefeslerini tutarak mücadele vermiyorlar. Yağmuru hissedince yuvalarına
giriyorlar ve giriş yollarını tıkıyorlar.
Ateş karıncası denilen bir türünde ise karıncalar birbirlerine
tutunarak sel sularının üstünde yüzüyorlar. Bir yerde karaya vurup
çıkıyorlar. Tabii kraliçe karınca ortada, yüksekte ve mümkün olduğunca
kuru tutuluyor. Karınca yuvaları inşaat tekniği olarak örnektirler.
Yuvanın girişine bağlı ve buradaki suyu alıp başka tarafa verebilen
birçok tünel daha inşa ederler.
Bazıları ise yuvalarının üstünü öyle sağlam kapatırlar ki, sel
sularının bir evin çatısının üstünden aşması gibi geçip giderler. Yine
de bir aksilik olur, yuva su ile dolarsa, karıncalar çöp ve yaprak
parçalarına veya yukarıda belirtildiği gibi birbirlerine tutunup
yüzebilirler. Çok şiddetliyağmurdan sonra oluşan çamur tünellerini
kapattığı zaman ise yuvalarını yeniden inşa etmek zorunda kalırlar.
Gündelik hayatta artık yaygın olarak kullanılan mikrodalga fırınların
kapaklarında kaçak yapmamaları, insanlara zarar vermemeleri için özel
tedbirler alınır. Ancak bir mikrodalga fırınına girmiş karıncaya, fırın
çalıştığı sürece bir zarar gelmeyeceğini biliyor muydunuz? Mikrodalga
fırınlarında ışın yoğunluğu bir noktaya göre ayarlıdır. Bu nokta hemen
hemen fırının ortasıdır.
Bu nedenle yiyecek, her tarafı eşit pissin diye ortada dönen
bir tabla üzerine konulur. Karıncalar fırında ışınların daha az yoğun
olduğu bölgeleri hissederler. Zaten sıcak bölgelere girseler de, vücut
yüzey alanlarının hacimlerine oranla yüksek olması nedeni ile ılık
bölgeyi bulana kadar kendilerine zarar gelmez…….


█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:20 am

[b]Ibn Sina (980 – 1037)
Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik gibi bilgi
ve becerinin muhtelif alanlarında seçkinleşmiş olan, Ibn Sînâ (980-1037)
matematik alanında matematiksel terimlerin tanımları ve astronomi
alanında ise duyarlı gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir.
Astroloji ve simyaya itibar etmemiş, Dönüşüm Kuraminın doğru olup
olmadığını yapmış olduğu deneylerle araştırmış ve doğru olmadığı
sonucuna ulaşmıştır. Ibn Sînâ'ya göre, her element sadece kendisine özgü
niteliklere sahiptir ve dolayısıyla daha değersiz metallerden altın ve
gümüş gibi daha değerli metallerin elde edilmesi mümkün değildir.
Ibn Sînâ, mekanikle de ilgilenmiş ve bazı yönlerden Aristoteles'in
hareket anlayışını eleştirmiştir; bilindiği gibi, Aristoteles, cismi
hareket ettiren kuvvet ile cisim arasındaki temas ortadan kalktığında,
cismin hareketini sürdürmesini sağlayan etmenin ortam, yani hava
olduğunu söylüyor ve havaya biri cisme direnme ve diğeri cismi taşıma
olmak üzere birbiriyle bağdaşmayacak iki görev yüklüyordu. Ibn Sînâ bu
çelişik durumu görmüş, yapmış olduğu gözlemler sırasında hava ile
rüzgârın güçlerini karşılaştırmış ve Aristoteles'in haklı olabilmesi
için havanın şiddetinin rüzgârın şiddetinden daha fazla olması gerektiği
sonucuna varmıştır; oysa meselâ bir bir ağacın yakınından geçen bir ok,
ağaca değmediği sürece, ağaçta ve yapraklarında en ufak bir kıpırdanma
yaratmazken, rüzgar ağaçları sallamakta ve hatta kökünden
kopartabilmektedir; öyleyse havanın şiddeti cisimleri taşımaya yeterli
değildir.
Ibn Sînâ'ya Aristoteles'in yanıldığını gösterdikten sonra, kuvvetle
cisim arasında herhangi bir temas bulunmadığında hareketin kesintiye
uğramamasının nedenini araştırmış ve bir nesneye kuvvet uygulandıktan
sonra, kuvvetin etkisi ortadan kalksa bile nesnenin hareketini
sürdürmesinin nedeninin, kasri meyil (güdümlenmiş eğim), yani nesneye
kazandırılan hareket etme isteği olduğunu sonucuna varmıştır. Üstelik
Ibn Sînâ bu isteğin sürekli olduğuna inanmaktadır; yani ona göre, ister
öze âit olsun ister olmasın, bir defa kazanıldı mı artık kaybolmaz. Bu
yaklaşımıyla sonradan Newton'da son biçimine kavuşan eylemsizlik
ilkesi'ne yaklaştığı anlaşılan Ibn Sînâ, aynı zamanda nesnenin
özelliğine göre kazandığı güdümlenmiş eğimin de değişik olacağını
belirtmiştir. Meselâ elimize bir taş, bir demir ve bir mantar parçası
alsak ve bunları aynı kuvvetle fırlatsak, her biri farklı uzaklıklara
düşecek, ağır cismimler hafif cisimlere nispetle kuvvet kaynağından çok
daha uzaklaşacaktır.
Ibn Sînâ'nın bu çalışması oldukça önemlidir; çünkü 11. yüzyılda
yaşayan bir kimse olmasına karşın, Yeniçağ Mekaniği'ne yaklaştığı
görülmektedir. Onun bu düşünceleri, çeviriler yoluyla Batı'ya da geçmiş
ve güdümlenmiş eğim terimi Batı'da impetus terimiyle karşılanmıştır.
Ibn Sînâ, her şeyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalışmalarıyla
tanınmıştır. Tıpla ilgili birçok eser kaleme almıştır; bunlar arasında
özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir,
ancak, Ibn Sînâ dendiğinde, onun adıyla özdeşleşmiş ve Batı ülkelerinde
16. yüzyılın ve Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına kadar
okunmuş ve kullanılmış olan el-Kânûn fî't-Tıb (Tıp Kanunu) adlı eseri
akla gelir. Beş kitaptan oluşan bu ansiklopedik eserin Birinci Kitab'ı,
anatomi ve koruyucu hekimlik, Ikinci Kitab'ı basit ilaçlar, Üçüncü
Kitab'ı patoloji, Dördüncü Kitab'ı ilaçlarla ve cerrâhî yöntemlerle
tedavi ve Beşinci Kitab'ı ise çeşitli ilaç terkipleriyle ilgili
ayrıntılı bilgiler vermektedir.
Islam tarihinde önemli adımların atıldığı bir dönemde bilim hususunda
daha sonra gelişecek olan Avrupa biliminde de önemli etkileri olacak
olan Ibn Sina, geliştirdiği felsefeyle de daha sonraları bir çok Islam
alimi tarafından da eleştirilmiştir.
Aristoteles ( …. – …. )
Aristoteles, Ege Denizi'nin kuzeyinde bulunan Stageria'da doğmuştur
(M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria'da Iyon kültürü egemendir ve
Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu
değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles'e bir Iyonya filozofu
denilebilir.
Annesi hakkında adından başka hiçbir şey bilinmemektedir; babası
Nicomaihos, hekimdir ve Makedonya Krallarından Amyntus'un (M.Ö.393-370)
hekimliğine getirildiğinde, ailesi ile birlikte Stageria'dan
Makedonya'nın başkentine taşınmıştır. Aristoteles burada öğrenim görmüş
ve savaş yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgiler ve deneyimler edinmiştir;
bir taraftan Iyon ve diğer taraftan Makedonya etkileriyle biçimlenmiş ve
gençliğinde, ilgisini daha çok tıp üzerinde yoğunlaştırmıştır. 17
yaşına geldiğinde öğrenimini tamamlaması için Atina'ya gönderilen
Aristoteles, hayatının 20 yılını (M.Ö. 367-347) burada geçirmiştir.
Atina'ya gelir gelmez, Platon'un öğrencisi olarak Akademi'ye girmiş ve
hocasının ölümüne kadar burada kalmıştır. Platon, sürekli olarak
çekiştiği bu değerli öğrencisinin zekasına ve enerjisine hayran kalmış
ve ona Yunanca'da akıl anlamına gelen Nous adını vermiştir. Atina'da
kaldığı süre içerisinde Aristoteles, başka hocaları da izlemiş ve mesela
Agora'da politik dersler almıştır.
Bir sarraf olarak iş hayatına atılmış ve daha sonra çok varlıklı
olmuş Hermenias, kısa bir süre içinde çok geniş toprakları mülk edinmiş
ve Aterneus'un yöneticiliğine gelmişti. Akademi'nin öğrencisi ve hocası
Platon'un hayranıydı. Onun devlet yönetimine ilişkin önerilerini çok
olumlu karşılıyor ve Platon'un önderliğinde daha iyi bir yönetim
oluşturmak istiyordu. Bu amaçla Assos'ta Akademi'nin kolu olan bir okul
kurmuştu. Platon'un ölümünden sonra, Aristoteles bu okulda görev aldı ve
üç yıl boyunca burada çalıştı. Bir ara Hermenias'ın yeğeni Pythias ile
evlendi.
Aristoteles, Assos'ta kaldığı süre içerisinde, zaman zaman dostu
Teofrastos'un memleketi olan Mytilen'e gitmiştir. Bu seyahatlar,
Aristoteles'in gözlemler yapması ve kendisini yetiştirmesi açısından çok
yararlı olmuştur.
Bu sıralarda II. Philip, oğlu Iskender için iyi bir öğretmen
aramaktaydı ve Assos'taki okulun yöneticisi olan Aristoteles, yavaş
yavaş dikkatini çekmeye başlamıştı. Görev, Aristoteles'e önerildi ve o
da bu öneriyi seve seve kabul ederek, II. Filip'in oturmakta olduğu
Pella'ya gitti. Aristoteles'in öğretmenliği, 343 yılından 340 yılına
kadar sürdü. Iskender, 336'da babası ölünce, onun yerine geçti ve eski
öğretmeni Aristoteles'i danışman olarak atadı. Daha sonra Iskender
Yunanistan'daki ve Balkanlar'daki ayaklanmaları bastırmak üzere harekete
geçince, Aristoteles, onu bırakarak, büyük idealini gerçekleştirmek
amacıyla, yani yeni bir okul kurmak amacıyla Atina'ya döndü.
Iskender'in M.Ö. 323 yılında ölmesi, Aristoteles'i çok güç bir
durumda bırakmıştı; çünkü Lise'nin kurulması sırasında Iskender'in
yapmış olduğu yardımlar ve Hermenias için yazmış olduğu zafer türküsü,
Atina'daki düşmanları tarafından hatırlanmıştı. Aristoteles, dinsizlikle
suçlandı ve Atinalıların, Sokrates'i ölüme mahkum etmekle işlemiş
oldukları suçu yinelememeleri için Chalcis'e kaçtı ve orada yakalanmış
olduğu bir hastalık sonucunda M.Ö. 322 yılında öldü.
Aristoteles'in hiçbir resmi kalmamıştır. Diogenes'e göre, ince
bacaklı ve küçük gözlüymüş. Viyana'daki Sanat Tarihi Müzesi'nde
sergilenmekte olan mermer başın Aristoteles'e ait olduğu iddia
edilmekteyse de, bunu kanıtlayacak herhangi bir ipucu yoktur.
Aristoteles, Iskender'i bırakarak Atina'ya döndüğünde, oradaki
dostlarıyla buluşmuştu; ama aradan 20 yıl geçmiş olduğu için, artık eski
okuluna dönemezdi. Başka bir okul kurmaya karar verdi ve bu maksatla
kentin batısında bulunan ve Apollon Lyceios'un (Kurt Tanrı) anısına
ayrılmış olan ormanlık alanı seçti. Işte bugün de kullanmakta olduğumuz
Lise adı, bu Lyceios'tan gelmektedir.
Lise'de eğitim ve öğretimin nasıl yapıldığına ilişkin kesin bir
bilgiye sahip değiliz; ancak bazı kaynakların bildirdiğine göre,
sabahları yeni başlayanlara, akşamları ise geniş halk kitlelerine
dersler verilmekteymiş.
Akademi ve Lise, aslında felsefe öğretimi veren okullardı. Ancak
Akademi, daha çok metafiziğe ve bu arada ahlak ve siyaset gibi konulara
yönelmişti. Lise'de ise araştırmalar, Aristoteles'in daha çok mantık ve
bilimlerle ilgilenmesi nedeniyle, bu alanlarda yoğunlaşmıştı.
Aristoteles 13 yıl boyunca Lise'nin yöneticiliğini yaptı ve ölümünden
sonra yerine arkadaşı Teofrastos geçti. Teofrastos, 37 yıl bu okulun
yöneticiliğini üstlendi ve yapmış olduğu yeni düzenlemelerle Lise'yi
kurumsallaştırmayı başardı; ancak Lise, Akademi kadar uzun ömürlü
olamadı.
Aristoteles'in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak
düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme
ayırırken, Platon gibi, matematiğe – yani aritmetik, geometri, astronomi
ve müzik bilimlerine – bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı
matematikle ilgilenmiyordu. "Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa,
kalanlar eşittir." veya "Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz
(üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)" gibi aksiyomların bütün bilimler
için ortak olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin
kuruluşunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki
farklılığa işaret etmişti. Aristoteles'in, süreklilik ve sonsuzluk
hakkında yapmış olduğu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından
oldukça önemlidir. Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak
varolduğunu kabul etmiştir. Bu temel sorunlar üzerindeki görüşleri, daha
sonra Archimedes ve Apollonios tarafından yeniden işlenip
değerlendirilecektir.
Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı
eserlerinde açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden
ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles'e göre, küre en
mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi
olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden,
evrenin merkezi aynı zamanda Yer'in de merkezidir. Bir tek evren vardır
ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı
yoktur. Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için
Eudoxos'un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.
Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu?
Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik
yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki
görüşü güçlendirmektedir. De Caelo'da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en
son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni
harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır.
Metafizik'te ise, Yıldızlar Küresi'nin ötesinde, sevenin sevileni
etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket
ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca
gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta,
onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel
kuram, Fârâbî ve Ibn Sinâ gibi Ortaçağ Islâm Dünyası'nın önde gelen
filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim'de tasvir edilen
Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.
Aristoteles'e göre, Evren, Ayüstü ve Ayaltı Evren olmak üzere ikiye
ayrılır; Yer'den Ay'a kadar olan kısım, Ayaltı Evren'i, Ay'dan Yıldızlar
Küresi'ne kadar olan kısım ise Ayüstü Evren'i oluşturur. Bu iki evren
yapı bakımından çok farklıdır. Ayüstü Evren ve burada yer alan
gökcisimleri, eterden oluşmuştur; eterin, mükemmel doğası, Ayüstü
Evren'e ezelî ve ebedî bir mükemmellik sağlar. Buna karşılık, Ayaltı
Evren, her türlü değişimin, oluş ve bozuluşun yer aldığı bir evrendir.
Burası, ağılıklarına göre, Yer'in merkezinden yukarıya doğru sıralanan
dört temel öğeden, yani toprak, su, hava ve ateşten oluşmuştur; toprak,
diğer üç öğeye nispetle daha ağır olduğu için, en altta, ateş ise daha
hafif olduğu için, en üstte bulunur. Aristoteles'e göre, bu öğeler, kuru
ve yaş ile sıcak ve soğuk gibi birbirlerine karşıt dört niteliğin
bireşiminden oluşmuştur.
Varlık biçimlerinin mükemmel olmaları veya olmamaları da Yer'in
merkezine olan uzaklıklarına göre değişir. Bir varlık Yer'e ne kadar
uzaksa, o kadar mükemmeldir. Bundan ötürü, merkezde bulunan Yer mükemmel
olmadığı halde, merkeze en uzakta bulunan Yıldızlar Küresi mükemmeldir.
Bu mükemmel küre, aynı zamanda Tanrı, yani ilk hareket ettiricidir.
Aristo'nun bu ve diğer görüşleri orta çağ boyunca bir çok filozozu
etkilemiş, ve daha sonraki dönemleri de şekillendirmiştir. belki de
felsefenin temel ilkeleri Arsito mantığı üzerine kurgulanmıştır.
Batlamyus ( …. – …. )
Geç Iskenderiye Dönemi'nde yaşamış (M.S. ikinci yüzyılın birinci
yarısı) ünlü bilim adamlarından birisi de Batlamyus'tur. Hayatı hakkında
hemen hemen hiç bir bilgiye sahip değiliz. Müslüman astronomlar 78
yaşına kadar yaşadığını söylerler. Belki Yunan asıllı bir Mısırlı, belki
de Mısır asıllı bir Yunanlıdır. Yunanca adı Ptolemaios'tur, ama harf
uyuşmazlığı nedeniyle Ortaçağ Islâm Dünyası'nda Batlamyus diye
tanınmıştır.
Batlamyus astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarına katkılar
yapmıştır; ancak en çok astronomideki çalışmalarıyla tanınır. Zamanına
kadar ulaşan astronomi bilgilerinin sentezini yapmış ve bunları
Mathematike Syntaxis (Matematik Sentezi) adlı yapıtında toplamıştır. Bu
eserin adı, daha sonra Megale Syntaxis (Büyük Derleme) olarak anılmış ve
Arapça'ya çevrilirken başına Arapça'daki harf-i tarif takısı olan el
getirildiği için, ismi el-Mecistî biçimine dönüşmüştür; daha sonra
Arapça'dan Latince'ye çevrilirken Almagest olarak adlandırıldığından,
bugün Batı dünyasında bu eser Almagest adıyla tanınmaktadır.
Almagest, onüç kitaptan oluşur; Birinci Kitap, kanıtlarıyla birlikte
Yermerkezli Dizge'nin anaçizgilerini verir; Ikinci Kitap, Menelaus'un
teoremiyle, küresel trigonometri bilgilerini ve bir kirişler tablosunu
içerir; burada örnek problemler de çözülmüştür; Üçüncü Kitap, Güneş'in
hareketini ve yıllık süreyi ve Dördüncü Kitap ise, Ay'ın hareketini ve
aylık süreyi konu edinir; Beşinci Kitap aynı konularla ilgilidir, Ay'ın
ve Güneş'in mesafelerini tartıştığı gibi, bir usturlabın yapılışı ve
kullanılışı hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar; Altıncı Kitap'ta
gezegenlerin kavuşumları ve karşılaşımları incelenir ve Güneş ve Ay
tutulmalarına temas edilir; Yedinci ve Sekizinci Kitap, durağan
yıldızlarla ilgilidir, meşhur presesyon tartışmasını, Ptolemaios'un
durağan yıldızlar katalogunu ve bir gök küresi âleti yapabilmek için
gerekli olan yöntem bilgisini içerir; geriye kalan beş kitap ise
devingen yıldızların, yani gezegenlerin hareketlerine tahsis edilmiştir
ve yapıtın en özgün kısmıdır.
Batlamyus, bu eserinde anaçizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak
maksadıyla kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır; Aristoteles
fiziğini temele alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin
merkezinde hareketsiz olarak durmaktadır. Şayet günlük veya yıllık
görünümler Yer'in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya
saçılır ve Yer parçalanırdı. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter,
Satürn ve sabit yıldızlar Yer'in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel
hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur.
Ancak, Yer'in merkezde olduğu ve gök cisimlerinin de onun çevresinde
muntazam bir şekilde dolandıkları kabul edildiğinde, kuramın bazı
gözlemleri, örneğin Ay ve Güneş'in Yer'e yaklaşıp uzaklaşmalarını, bazen
hızlı, bazen yavaş hareket etmelerini açıklaması olanaksızdı. Bunun
için Batlamyus Yer'i belli bir ölçüde merkezden kaydırmıştır. Klasik
astronomide bu düzenek (eksantrik) dış merkezli düzenek olarak
adlandırılır. Gezegenlerin gökyüzünde ilmek atmalarını, yani durmalarını
ve geriye dönmelerini açıklamak için de, (episikl) taşıyıcı düzenek adı
verilen başka bir düzenek daha kabul etmiştir.
Batlamyus, Almagest'in girişinde trigonometriye ilişkin kapsamlı
bilgiler vermiştir; çünkü küresel astronominin sınırları içinde kalan
klasik astronomiye ait hesaplamalar, küresel geometriye dayanmaktadır.
Batlamyus'tan yaklaşık olarak üç asır önce yaşamış olan Hipparkhos (M.
Ö. 150) açıların kirişlerle ölçülebileceğini bildirmiş ve bir kirişler
cetveli hazırlamıştı; ancak bu konuya ilişkin yapıtı kaybolduğundan, bu
cetveli nasıl düzenlediği bilinmemektedir. Bazı yayların kirişlerinin
bulunması çok kolaydı ve bu kirişlere ana kirişler adı verilmişti; ama
bunların dışındaki yayların kirişlerinin bulunması uzun işlemleri
gerektiriyordu. Bu nedenle Batlamyus kirişler cetvelini hazırlarken bir
dairenin içine çizilmiş dörtgenlere ilişkin Batlamyus Teoremi'ni (AB .
CD + AD . BC = AC . BD) kullanmak suretiyle, açılar toplamı ve farkının
kirişlerini (kiriş (A-B), kiriş (A+B), kiriş A/2 , kiriş 2A gibi) bulma
yoluna gitmişti.
Batlamyus, coğrafya araştırmalarına da öncülük etmiş ve Coğrafya adlı
yapıtıyla matematiksel coğrafya alanını kurmuştur. Bu kitap Kristof
Kolomb'a (…. – ….) kadar bütün coğrafyacılar tarafından bir başvuru
kitabı olarak kullanılmıştır.
Almagest'ten sonra yazılan Coğrafya, sekiz kitaba bölünmüştür ve
matematiksel coğrafya ile haritaların çizilebilmesi için gerekli olan
bilgilere tahsis edilmiştir; Almagest gibi Coğrafya da derleme bir
eserdir; Batlamyus bu kitabı hazırlarken Eratosthenes, Hiparkhos,
Strabon ve özellikle de Surlu Marinos'tan büyük ölçüde yararlanmıştır.
Coğrafya'nın Birinci Kitab'ı Dünya'nın veya doğrusunu söylemek
gerekirse Yunanlılar tarafından bilinen Dünya'nın büyüklüğü ve
kartografik izdüşüm yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir; Ikinci
Kitap'la Yedinci Kitap arasında ise tanınmış memleketlerdeki önemli
yerlerin, yani önemli kentlerin, dağların ve nehirlerin enlem ve
boylamları verilmek suretiyle Dünya'nın düzenli bir tasviri yapılır;
enlem ve boylamlardan, yani bir başlangıç dâiresine enlemsel ve
boylamsal uzaklıklardan söz eden ilk bilgin Batlamyus'tur; Batlamyus'un
enlem ve boylam tablolarıyla betimlemeye çalıştığı Dünya, kabaca 20*
Güney'den 65* Kuzey'e ve en Batı'daki Kanarya Adaları'ndan, bunların
yaklaşık olarak 180* Doğu'sundaki bölgelere kadar uzanmaktadır; bunun
dışında kalan bölgeler ise Yunanlılar ve dolayısıyla Batlamyus
tarafından tanınmamaktadır; söz konusu tablolar, haritaların çizilmesini
olanaklı kılmaktadır ve nitekim bu haritalar belki de eserin eski
nüshalarında mevcuttur; çünkü astronomik bilgileri kapsayan Sekizinci
Kitap'ta bunlara belirgin atıflar yapılmıştır.
Ancak Batlamyus'un coğrafya anlayışı yeteri kadar geniş değildir.
Iklim, doğal ürünler ve fiziki coğrafyaya giren konularla hiç
ilgilenmemiştir. Başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde
belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır. Ayrıca,
Yer'in büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değildir. Ancak Kristof
Kolomb bu yanlış tahminden cesaret alarak, Batı'ya doğru gitmiş ve
Amerika'ya ulaşmıştır.
Aynı zamanda, bu dönemin önde gelen optik araştırmacılarından olan
Batlamyus, daha önceki optikçilerin çoğu gibi, görmenin gözden çıkan
görsel ışınlar yoluyla oluştuğu görüşünü benimsemiştir. Ancak, görsel
yayılımın fiziksel yorumunu da vermiş ve bu yayılımın, kesikli ve
aralıklı bir koni biçiminde değil de, kesiksiz ve sürekliliği olan bir
piramid biçiminde olduğunu belirtmiştir. Şayet böyle olmasaydı, yani
ışınlar gözden sürekli bir biçimde çıkmasaydı, nesneler bir bütün olarak
görülemezlerdi. Buna rağmen, Batlamyus'un görsel piramid fikri,
optikçiler arasında tutunamamış ve görme söz konusu olduğunda daha çok
koni göz önüne alınmıştır. Nitekim kendisinden sonra, Islâm Dünyasında,
bilginlerin görsel koni fikrine dayandıkları ve görme geometrisini bunun
üzerine kurdukları görülmektedir.
Batlamyus, katoptrik (yansıma) konusuyla da ilgilenmiş ve yapmış olduğu ayrıntılı deneyler sonucunda üç prensip ileri sürmüştür:
1. Aynalarda görünen nesneler, gözün konumuna bağlı olarak, aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür.
2. Aynadaki görüntüler nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkarlar.
3. Geliş ve yansıma açıları eşittir.
(*BOT = *GOT)
Bu prensipler çizim yoluyla yandaki şekilde gösterilmiştir. Buna
göre, AY * ayna, G * göz, B * nesne, B' * görüntü, O * ışının aynada
yansıdığı nokta, TO * Normal'dir.
Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal, üçüncüsünü ise deneysel olarak
kanıtlayan Batlamyus, ayna yüzeyine gelen ışının eşit bir açıyla
yansıdığını gösterebilmek için, üzeri derecelenmiş ve tabanına düz bir
ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır. Bu levhaya teğet
olacak biçimde bir ışın huzmesini ayna yüzeyine gönderip, gelme ve
yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların birbirlerine
eşit olduğunu görmüştür. Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik
bütün aynalar için tekrarla*****, ulaştığı sonucun doğru olduğunu
kanıtlamıştır.
Batlamyus, dioptrik (kırılma) konusuyla da ilgilenmiş ve ışığın bir
ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı yön değiştirmesinin
nedenini araştırmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, az yoğun ortamdan
çok yoğun ortama geçen ışının, Normal'a yaklaşarak ve çok yoğun ortamdan
az yoğun ortama geçen ışının ise Normal'den uzaklaşarak kırıldığını ve
kırılma miktarının yoğunluk farkına bağlı olduğunu ileri sürmüştür.
Nitekim onun bu konuyu ele alırken benimsediği bazı prensiplerden bunu açıkça görmek olanaklıdır:
1. Görsel ışın az yoğundan çok yoğuna veya çok yoğundan az yoğuna geçtiğinde kırılır.
2. Görsel ışın doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı birbirinden ayıran sınırda yön değiştirir.
3. Gelme ve kırılma açıları eşit değildir; fakat aralarında niceliksel bir ilişki vardır.
4. Görüntü, gözden çıkan ışının devamında ortaya çıkar.
Batlamyus ortam farklılıklarından dolayı ışığın uğradığı değişimleri,
aynı zamanda kırılma kanununu da içerecek şekilde deneysel olarak
göstermeye çalışmış ve çeşitli ortamlardaki (havadan cama, havadan suya
ve sudan cama) kırılma derecelerini gösteren kırılma cetvelleri
hazırlamıştır. Ancak verdiği değerler küçük açılar dışında tutarlı
olmadığı için kırılma kanununu elde edememiştir.
Batlamyus, daha önce Babil ve Yunan astronomları ve astrologları
tarafından derlenmiş bilgi birikimden yararlanmak suretiyle astrolojiyi
de sistemleştirmiştir! Dört bölümden oluştuğu için Tetrabiblos (Dört
Kitap) olarak adlandırmış olduğu yapıtında, gezegenlerin nitelik ve
etkileri, burçların özellikleri, uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi
gibi astrolojinin sınırları içine giren konular hakkında ayrıntılı
bilgiler vermiştir. Ortaçağ ve Yeniçağ astrolojisi bu kitabın sunmuş
olduğu birikime dayanacaktır.
Astroloji bir bilim değildir, ama astronomi ile birlikte doğmuş ve
yaklaşık olarak 18. yüzyıla kadar, bu bilimin gelişimini, kısmen olumlu
kısmen de olumsuz yönde etkilemiştir; bu nedenle astronomi tarihi
araştırmalarında astrolojiye ilişkin gelişmelerden de bahsetmek gerekir.
Archimedes ( …. – …. )
Roma generali Marcellus, Sirakuza'yı kuşattığında, Archimedes
(M.Ö.287-212) adlı bir mühendisin yapmış olduğu silahlar nedeniyle şehri
almakta çok zorlanmıştı. Bunların çoğu mekanik düzeneklerdi ve bazı
bilimsel kurallardan ilham alınarak tasarlanmıştı. Örneğin, makaralar
yardımıyla çok ağır taşlar burçlara kadar çıkarılıyor ve mancınıklarla
çok uzaklara fırlatılıyordu. Hattâ Archimedes'in aynalar kullanmak
suretiyle Roma donanmasını yaktığı da rivayet edilmektedir. Ancak bütün
bunlara karşın M.Ö. 212 yılında Romalılar Sirakuza'yı zapt ettiler ve
şehrin diğer ileri gelenleriyle birlikte Archimedes'i de öldürdüler.
Söylendiğine göre, bu sırada Archimedes toprak üzerine çizdiği bir
problemin çözümünü düşünüyormuş ve yanına yaklaşan Romalı bir askere
oradan uzaklaşmasını ve kendisini rahat bırakmasını söylemiş; ancak
asker Archimedes'e aldırma***** hemen öldürmüş. Tarihin nadir olarak
yetiştirdiği bu çok yetenekli bilim adamının öldürülüşü Romalı generali
de çok üzmüş.
Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir
filozoftur. Gençliğinde bir süre Iskenderiye'de bulunmuş, burada
Eratosthenes ile arkadaş olmuş ve daha sonra da onunla mektuplaşmıştır.
Archimedes'in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik
makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar
sayılabilir. Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin
geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli
katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.
Geometriye yapmış olduğu en önemli katkılardan birisi, bir kürenin
yüzölçümünün 4r2 ve hacminin ise 4/3 r3 eşit olduğunu kanıtlamasıdır.
Bir dairenin alanının, tabanı bu dairenin çevresine ve yüksekliği ise
yarıçapına eşit bir üçgenin alanına eşit olduğunu kanıtla***** pi'nin
değerinin 3 l/7 * 3 10/71 arasında bulunduğunu göstermiştir.
Archimedes'in en parlak matematik başarılarından biri de, eğri
yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir
parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına
yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en
küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak
ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihî değeri vardır. Sonradan
modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve
Leibniz'in bulduğu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel
oluşturmuştur.
Archimedes Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme
metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe
sahip bir üçgenin alanının 4/3'üne eşit olduğunu ispatlamıştır.
Ilk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamı da Archimedes'dir. Bu prensiplerden bazıları şunlardır:
1. Eşit kollara asılmış eşit ağırlıklar dengede kalır.
2. Eşit olmayan ağırlıklar eşit olmayan kollarda aşağıdaki koşul sağlandığında dengede kalırlar: f . a = f1. b
Bu çalışmalarına dayanarak söylediği "Bana bir dayanak noktası verin
Dünya'yı yerinden oynatayım." sözü yüzyıllardan beri dillerden
düşmemiştir.
Archimedes, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da
bulmuştur. Söylendiğine göre, bir gün Kral Ikinci Hieron yaptırmış
olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış
ve bu sorunun çözümünü Archimedes'e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş
olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir
hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını
hissetmiş ve "Buldum, buldum" diyerek hamamdan fırlamış. Acaba
Archimedes'in bulduğu neydi? Su içine daldırılan bir cisim taşırdığı
suyun ağırlığı kadar ağırlığından kaybediyordu ve taç için verilen
altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorun
çözülebilirdi.
Archimedes'in araştırmalarından önce, tahtanın yüzdüğü ama demirin
battığı biliniyordu; ancak bunun nedeni açıklanamıyordu. Archimedes'in
bu kanunu doğada tesadüflere yer olmadığını, her zaman aynı koşullarda
aynı sonuçlara ulaşılacağını göstermiştir. Archimedes, yirmi üç yüzyıl
önce, modern bilimsel yöntem anlayışına çok yakın bir anlayışla, bugün
de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarını bulmuş ve bu
katkılarıyla bilim tarihinin en büyük üç kahramanından birisi olmaya hak
kazanmıştır.
El-Biruni (973 – 1051)
Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebep olan
zekâ harikası bilgin 973 yılında Harizm'in merkezi Kâs'ta doğdu. Esas
adı Ebû Reyhan b. Muhammed'dir. Küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi
onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaşta araştırmacı bir
ruha sahipti. Birçok kOnuyu öğrenmek için çılgınca hırs gösteriyordu.
Tahsil çağına girdiğinde Hârizmşahların himayesine alındı ve saray
terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur,
Bîrûnî'nin en iyi bir eğitim alması için her imkânı sağladı.
Bu arada Ibni Irak ve Abdüssamed b. Hakîm'den de dersler alan
bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini
yetiştirdi. Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sönmeyen azmiyle
birleşince 17 yaşında eser vermeye başladı. Fakat Me'mûnîlerin Kâs'ı
alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî'nin huzuru kaçtı,
sıkıntılar başladı ve Kâs'ı terketmek zorunda kaldı. Ancak iki yıl sonra
tekrar döndüğünde ünlü bilgin Ebü'lVefâ ile buluşup rasat çalışmaları
yaptı. Daha sonra hükümdar Ebü'lAbbas, sarayında Bîrûnî'ye bir daire
tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlendirdi. Bu durum,
hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi, bilginimizin de
devlet başkanları yanındaki yüksek itibarının belgesiydi.
Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Bîrûnî'yi de oraya
götürdü. Zira onun yanında da itibarı çok yüksekti. "Bîrûnî, sarayımızın
en değerli hazinesidir' derdi. Bu yüzden tedbirli hünkâr, liyakatını
bildiği Bîrûnî'yi Hazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti .O da orada Hint
dil ve kültürünü bütünüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sürede Hintli
bilginler üzerinde şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağlanan
siyasî ve ilmî araştırmalarına devam etti. Bir devre adını veren, çağını
aşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sultan Mes'ud, kendisine ithaf
ettiği Kanunu Mes'ûdî adlı eseri için Bîrûnî'ye bir fil yükü gümüş para
vermişse de o, bu hediyeyi almadı.
Son eseri olan Kitabü's Saydele fi't Tıb'bı yazdığında 80 yaşını
geçmişti. Üstad diye saygıyla yâd edilen yalnız Islâm âleminin değil,
tüm dünyada çağının en büyük bilgini olan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne'de
hayata gözlerini yumdu.
Bîrûnî, "Elinden kalem düşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan, iman dolu
kalbi tefekkürden dûr olmayan, benzeri her asırda görülmeyen bilginler
bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunanca
ve Çinçe gibi daha birçok lisan biliyordu. Matematik, Astronomi,
Geometri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, Tarih, Coğrafya, Filoloji,
Etnoloji, Jeoloji, Dinler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadar ilim dalında
çalışmalar yaptı, eserler verdi.
Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgilenmesi, Allah'ın kevnî
âyetlerini anlamak, kâinatın yapı ve düzeninden Allah'a ulaşmak, Onu
yüceltmek gâyesine yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine
başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasını amaçlardı.
Kurân'ın belâğat ve i'cazına olan hayranlığını her vesileyle dile
getirdi. Ilmî kaynaklara dayanma, deney ve tecrübeyle ispat etme şartını
ilk defa o ileri sürdü.
Ibni Sinâ'yla yaptığı karşılıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve
yorumları, günümüzde yazılmış gibi tazeliğini halen korumaktadır. Tahkîk
ve Kanûnı Mes'ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünkü ilmî
seviyeye tâ o günden, ulaştıgı açıkça görülür. Bu eser astronomi
alanında zengin ve ciddî bir araştırma âbidesi olarak tarihe mal
olmuştur. Ilmiyle dine hizmetten mutluluk duymaktadır.
Gazne'de kıbleyi tam olarak tespit etmesi ve kıblenin tayini için
geliştirdiği matematik yöntemi dolayısıyla kıyamet günü Rabb'inden sevap
ummaktadır. Ayın, güneşin ve dünyanın hareketleri, güneş tutulması
anında ulaşan hadiseler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı rasatlarda,
çağdaş tespitlere uygun neticeler elde etti. Bu çalışmalarıyla yer
ölçüsü ilminin temellerini sekiz asır önce attı. Israrlı çabaları
sonunda yerin çapını ölçmeyi başardı. Dünyanın çapının ölçülmesiyle
ilgili görüşü, günümüz matematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır.
Avrupa'da buna BÎRÛNI KURALI denmektedir.
Newton ve Fransız Piscard yaptıkları hesaplama sonucu ekvatoru 25.000
mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu ölçüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl
önce Pakistan'da bulmuştu. O çağda Batılılardan ne kadar da
ilerideymişiz.
Biruni, hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve
Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözünü tedavi etmişti. Otların
hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi.
Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden
bahsetmiştir.
Daha o çağda Ümit Burnu'nun varlığından söz etmiş, Kuzey Asya ve
Kuzey Avrupa'dan geniş bilgiler vermişti. Christof Coloumb'dan beş asır
önce Amerika kıtasından, Japonya'nın varlığından ilk defa sözeden O'dur.
Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu, yerçekimin varlığını
Newton'dan asırlarca önce ortaya koydu. Henüz çağımızda sözü edilebilen
karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirdi.
Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve
hayvanlarda üreme konularına eğildi. Kuşlarla ilgili çok orjinal
tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mahmud, Sebüktekin ve
Harzem'in tarihlerini yazdı. Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusuna
eğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı
bir ilim haline gelebilen Mukayeseli Dinler Tarihi, kurucusu sayılan
Bîrûnî'ye çok şey borçludur.
Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında
boğulup kalmadı. Meseleleri doğrudan Allah'a dayandırdı. Tabiat
olaylarından sözederken, onlardaki hikmetin sahibini gösterdi. Eşyaya ve
cisimlere takılıp kalmadı.
Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografya konularında bile o konuyla ilgili
bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış,
ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz
edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak
olduğunu dile getirmiş ve "Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar
varsa Allah'a tövbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda
Allah'tan yardım dilerim. Bâtıl şeylerden korunmak için de Allah'tan
hidayet isterim. Iyilik O'nun elindedir!" demiştir.
[/b]
█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:20 am

Eski Mısırlılar’da Gebelik Testi
Arkeo-Mitoloji
Mısır’da 1898 yılında Sir Flinder Petrie adlı bilim adamının ortaya
çıkarttığı Kahoun Papirüsü ile 1862 yılında bulunan Smith Papirüsü ve
1873 yılında bulunan Ebers Papirüsü’nde gebelik, idrar hastalıkları,
varisler ve gebelik testleriyle ilgili bilgiler yer alıyor. Müzelerde
sergilenen papirüslerde yer alan bilgilere göre, hamile şüphesi olan bir
kadın her gün sabah idrarıyla biri buğday, diğeri arpa dolu iki torbayı
sularmış. Hamilelik şüphesi olmayan bir başka kadın da yine ayrı ayrı
buğday ve arpa torbalarını idrarıyla sularmış. Hamilelik şüphesi olan
kadının idrarla suladığı buğday ve arpa dolu torbalar, diğer kadının
suladığı torbalardan daha önce çimlenirse, hamile olduğu anlaşılırmış.
Iki kadının suladığı buğday ve arpalar aynı anda çimlenirse hamilelik
olmadığı ortaya çıkarmış. Hamile olan kadınların sabah idrarlarında
aşırı miktarda hormon bulunduğu için, buğday ve arpa torbaları diğer
normal idrarlarla sulananlardan çok daha önce yeşerirmiş. Günümüzde
meyve ve sebzenin daha erken sürede yetiştirilmesi için hormon
kullanılması da aynı yöntemin bir benzeridir.
Bebeğin Cinsiyeti
Mısırlıların kullandığı yöntemde, doğacak bebeğin cinsiyeti de
önceden tesbit edilebiliyordu. Hamile kadının idrarıyla sulanan
tohumlardan, buğday taneleri daha önce filizlenirse bebeğin erkek, arpa
taneleri daha önce filizlenirse bebeğin kız olacağı anlaşılıyordu.
Prof. Julias Manger, 1933 yılında laboratuvarda kutuların içerisinde
kurutma kağıtları üzerine yerleştirdiği buğday ve arpa tanelerini,
idrarla sulayıp, Mısırlıların kullandığı gebelik ve cinsiyet belirleme
yönteminin doğruluğunu ispat etmiştir. Günümüzde kullanılan gebelik
testleri de, kadının idrarındaki hormon sayısının yoğunluğuna göre sonuç
verir ve aynı esaslara göre uygulanır.
Prof. Dr. Hulusi Köker de, Mısırlıların kullandığı gebelik testi
yönteminin bilimsel olarak doğrulandığını ve hatta bebeğin cinsiyetinin
de aynı yöntemle belirlenebildiğini onaylıyor.
Doğum Kontrolü
Mısırlılar, kadında kısırlığın tespiti için rahim ağzına (uteris)
akşam yatarken sarmısak veya soğan yerleştirmişler. Sabah kadın
uyandığında genzinde sarmısak veya soğan kokusu duyarsa tüplerinin açık
olduğu ve gebe kalmasına bir engelin olmadığı anlaşılırmış. Koku
duyulmazsa kadının tüplerinin kapalı olduğu, bu nedenle hamile
kalamayacağı bilinirmiş. Ayrıca kadının rahminin içerisine paslanmayan
metallerden olan altın veya gümüş yüzük konularak gebelik önlenirmiş.
Arap kervancılar da bu yöntemi öğrenip, uzun çöl seyahatlerinde dişi
develerin gebe kalmalarını önlemek için rahimlerinin içerisine
temizlenmiş çakıl taşı doldururlarmış.

█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:20 am

Insanoğlunun
en fazla merak ettiği kayıplar arasında ''Nuh'un Gemisi'', ''Atlantis
uygarlığı'' ve varlığı tartışılan ''Kutsal Kase'' geliyor.Işte
asırlardır aranın en meşhur 5 yitik.
Yeryüzünde birçok kayıp medeniyet ve kültür hazinesinin bulunması
için her yıl onlarca araştırma yapılıyor. Kayıplar arasında en fazla
merak uyandıranların başında Nuh'un Gemisi geliyor.
Nuh'un Gemisi'ni bulmak için çeşitli tarihlerde yapılan birçok arama
çalışması sonuçsuz kalmasına rağmen halen araştırmacıların en fazla
ilgilendikleri kayıplar arasında ilk sırada yer alıyor.
-AĞRI DAĞI'NDA MI?-
Nuh'un Gemisi'nin Ağrı Dağı'nda olduğa inananların sayısı hayli
fazla. Resmi kayıtlara göre, Nuh'un Gemisi'ni aramak üzere 20 Ağustos
1829'da Ağrı Dağı'nın zirvesine ulaşan ilk araştırmacı Alman bilim adamı
Frederic Parrot oldu. Parrot, Nuh'un Gemisi'nin Ağrı Dağı'nda
bulunduğunu öne sürerek biri Rus, 6'sı Alman 7 arkadaşı ile zirveye
ulaştıktan sonra dönüşte, gemiyi bulamadığını ama izlerine rastladığını
iddia etmişti.
Ağrı Dağı'na daha sonra da arama tırmanışları gerçekleştirildi. 1916
yılında Vladimir Roskovski adlı bir Rus pilot, Ağrı üzerinden uçarken
bir gemi kalıntısı gördüğünü iddia etmiş ve konuyu tekrar gündeme
taşımıştı.
11 Eylül 1959'da Milli Müdafaa Vekaletine bağlı Harita Müdürlüğünde
görevli binbaşı Ilhami Durupınar da Ağrı Dağı'nın 4000-4500 metre
yükseklikten çekilmiş fotoğraflarını incelerken Nuh'un Gemisi'ne çok
benzeyen bir oluşum var olduğunu ileri sürmüştü.
Nuh'un Gemisi'ni bulmak amacıyla dağa çıkanlardan birisi de aya ilk
ayak basan astronotlardan James Irwin oldu. Irwin ve arkadaşları da
Nuh'un Gemisi'nin Ağrı Dağı'nda olduğunu ileri sürerek araştırma yapmış
ama gemiyle ilgili somut bir bulgu elde edememişlerdi.
-KAYIP MEDENIYET ATLANTIS-
Sular altında kaldığı söylenen efsanevi ada Atlantis de insanoğlunun
en fazla merak ettiği ve bulunması için araştırmacıların çalışma yaptığı
en önemli kayıplardan biri olarak dikkat çekiyor.
Ispanya'nın güney sahilleri, Girit Adası yakınları, Konya, Kıbrıs ile
Suriye arasında Akdeniz'in derinleri gibi birçok değişik bölgede olduğu
ileri sürülen medeniyetin izlerini bulmak için yapılan çalışmalar
bıkmadan sürdürülüyor.
Bugün birçok insanın varlığına inandığı
Atlantis'ten ilk bahseden ise ünlü düşünür Eflatun…. Kaynak olarak
Atinalı Solon'u gösteren Eflatun'a göre Atlantis, Cebelitarık Boğazı'nın
batısında, Libya'dan daha büyük bir ülke. Eflatun'dan günümüze kadar
gelen bilgilere göre, Batı Avrupa ile Libya'yı ezip geçen Atlantis
orduları, Atinalıların gösterdiği direnç karşısında gerilemek zorunda
kalır ve şiddetli bir deprem sonunda da MÖ 9600'de, bir gece içinde
sular altında kalır.
-KUTSAL KASE-
Dan Brown'ın ''Da Vinci Şifresi'' kitabıyla gündeme gelen ve efsaneye
göre, Hz. Isa'nın Yahudi ve Romalıların oluşturduğu askeri bir güç
tarafından yakalanıp çarmıha gerilerek idam edilmesinden önce havarileri
ile yediği son akşam yemeğinde kullandığı veya çarmıha geriliş
esnasında Arimatealı Yusuf'un Isa'dan akan kanı doldurduğu bir kasenin
varlığına inanlar da çoğunlukta.
Vatikan'ın varlığına inanmadığı Kutsal Kase özellikle Hristiyan
araştırmacıların ve hazine avcılarının geçmişte olduğu gibi günümüzde de
büyük ilgisini çekiyor. Antakya'da olduğu yönünde iddiaların ortaya
atıldığı Kutsal Kase'nin Istanbul'daki Çemberlitaş'ın altında bile
olabileceği ileri sürülmüştü.
-KAYIP KITA MU-
Izlerine tarih içinde pek çok uygarlıkta rastlandığı ifade edilen
batık Mu kıtası, insanoğlunun en büyük kayıp meraklarından birisini
oluşturuyor.
19. Yüzyılda Ingiliz araştırmacı James Churchward kayıp
kıta için Orta Amerika'da çeşitli araştırmalar yaparak, konuyla ilgili
eserler kaleme aldı.
Bilim dünyası Mu uygarlığının varlığına
kuşkuyla yaklaşmasına rağmen, kıtanın battığı öne sürülen tarihte
dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşanması araştırmacılar için her
zaman dikkat çekici bulundu.
Ulu Önder'ün, Churchward'ın Mu kıtasıyla
ilgili eserlerini Türkçe'ye çevirtmesi ve Tahsin Bey'i araştırma yapmak
üzere Meksika'ya büyükelçi ataması, kayıp kıta Mu'nun Türklerin kökeni
açısından da önemli olabileceği düşüncesinden kaynaklanmıştı.
-HAZRETI MUSA'NIN SANDIĞI-
Ahit Sandığı veya Tabut-u Sakine olarak adlandırılan Hazreti Musa'nın sandığı da en önemli kayıplar arasında.
Ulu Önder Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri
Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Rafet Özkan, Hazreti Musa'nın kutsal kitap
Tevrat'ı çoğaltarak 12 kabilesine dağıttığının, aslını ise yaptırdığı
bir sandıkta korumaya aldığının bilindiğini anlatarak, şunları söyledi:
''Hazreti Musa'nın çeşitli eşyalarının da bulunduğu söylenen sandık,
Kudüs'teki mabette koruma altına alınır. MÖ 586 Babil orduları
tarafından istila edilen Kudüs'teki mabet yağmalanır ve Hazreti Musa'nın
sandığı kaybolur.''
Hazreti Musa'nın sandığının yeraltı mağaralarında saklandığı yönünde
bazı görüşlerin bulunduğunu anlatan Özkan, sandığın nerede olduğu ya da
akıbeti konusunda somut bir bilgi olmadığını ifade ederek, ''Bu sandığın
Antakya'da bir mağarada saklandığı da ileri sürülüyor'' diye konuştu.

█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Bunları Biliyormusunuz? Empty Geri: Bunları Biliyormusunuz?

Mesaj tarafından █►SALVADOR◄█ Çarş. Mart 30, 2011 5:21 am

Samuray, Japon savaşçılardır. Savaş,
Japon kültüründe önemli bir yer işgal eder. Ülkenin önemli klanları
birbirleriyle pek çok kez karşı karşıya gelmiştir. Japon topraklarının
sadece %20’sinin tarıma elverişli oluşu, toprak kavgasını doğurmuştur.
Toprak savaşları da hem tinsel, hem de fiziksel gelişim ve mücadele
yöntemlerini gerektirdiğinden, Samurayların gelişimi de bu olguya
dayalıdır.

Bunları Biliyormusunuz? 800px-Edo_period_Wakizashi
Wakizashi kılıcı, 19. yüzyıl
M.Ö. 660'da Ölümsüz Savaşçı adıyla bilinen Jimmu Tenno, bir kabilenin
başına geçti. Tenno ve kabilesi Yamato bölgesine yerleştiler. Yamato
klanı Asya’ya çeşitli seferler düzenledi. Kore ve Çin’in kültürel
zenginliklerinden, teknolojilerinden ve savaş sanatlarından
etkilendiler. Imparator Keiko, tarihte "Shogun" ünvanını taşıyan ilk
kişi oldu. Bir nevi generallik rütbesi gibi de anlaşılabilecek Shogun
ünvanı, Keiko’nun savaş sanatlarında geldiği üst noktayı da
belirliyordu. Onun oğlu Prens Yamato da savaş sanatları konusunda çok
yetenekliydi. Korkusuz, güçlü, gözüpek bir genç olarak tanındı ve
Samuraylık anlayışında bir örnek teşkil etti.
Bunları Biliyormusunuz? Samurai
Geleneksel kıyafetleriyle bir samuray
Samuraylar "bushido" anlayışını temel almıştır. Bushido, "Savaşçının
Yolu" anlamına gelir. Bushido felsefesinde korkunun yeri yoktur.
Samuray, ölüm korkusunu yenmiş kişidir. Bu, dinginlik kazandırır ve
efendiye sadakat sağlardı.
9.-12. yüzyıllar arasında samuraylar bir sınıf haline geldi. Iki adla
anılırlardı: Samuray (şövalye), Buşi (savaşçılar). Bu insanların bir
kısmı yönetici sınıflara bağlıydılar. Bir kısmı ise para karşılığı
savaşırlardı. Samuraylar, feodal derebeylerine (Daimyo) bütünüyle
bağlıydılar. Hizmetlerinin karşılığında mevki ve arazi alırlardı.
Daimyo’lar, Samurayları daha fazla arazi kazanmak ve gücünü arttırmak
için kullanırlardı.
Samuraylar, at üstünde, yaya, silahlı, silahsız dövüş konusunda
eğitilmişlerdi. Ok da kullanırlardı. Ancak, 13. yüzyılda Moğol savaşları
yaşandıktan sonra, Samurayların kılıç kullanımı ağırlık kazandı. Hatta
mızrak ve naginata denen ucu kılıç şekilli mızraklar kullanmaya
başladılar.
Samurayların iki kılıcı olurdu. Uzun kılıç daito-katana, kısa kılıç
shoto-wakizashi’ydi. Ayrıca tanto adı verilen bıçaklara sahiptiler.
Samuraylar çoğunlukla kılıçlarına isim (mei) verirler ve onların ruhuna
inanırlardı. Çift kılıç taşıma ve kullanmaya daisho denirdi.
1605 yılında Japonya’nın gelmiş geçmiş en ünlü samurayı Miyamoto
Musashi, savaşçı yetiştirmek için bir okul açtı. 30 yaşına gelmeden
60’ın üzerinde kılıç dövüşünden galip çıkmayı başaran bu usta, yıllarca
kendi okulunda dersler verdi. 1615 yılında bir başka tanınmış Samuray,
Tokugawa Ieyasu, samuraylık hakkında bir kitap yazdı ve Samurayların
barış zamanı yaşam biçimleri konusunda çeşitli bilgiler verdi.
Bunları Biliyormusunuz? 417px-Estampe-p1000685
Eski bir kitaptaki samuray betimlemesi
Samuray geleneği,1876 yılında Imparator Meiji tarafından ortadan
kaldırıldı. Kılıç taşıma kanunlarını değiştiren Meiji, Samuraylığı
tarihe karıştırdı. Ancak ve ancak imparatorluk ordusunda bazı rütbeli
subaylar tören amaçlı kılıçlar taşırdı. 20 yüzyılda kılıç tekrar
serbestleşti ancak askeri kullanım dışında sportif gelişim için
kullanılmayha başlandı. 2. Dünya savaşından da hatırlayacağınız gibi tüm
rütbeliler, hatta kamikaze pilotları özellikle de kılıçlıydı. Bushi
öğretisinde, hece olarak geçen shi ibaresinin aynı zamanda ölüm demek
olduğunu hatırlatalım. Yani, bir nevi bushidoka ölüm korkusunu yenmiş
kişidir.
Bunları Biliyormusunuz? Satsuma-samurai-during-boshin-war-period
Satsuma samurayları, 19. yüzyıl, foto: Felice Beato
Bu dönem öncesinde efendisiz kalan samuraylar, yani roninler
zamanla ya isyan ederek öldürüldü ya da kılıçlarıyla seppuku/harakiri
yaparak intihar ettiler.


█►SALVADOR◄█
█►SALVADOR◄█
Aktif-Üye !
Aktif-Üye !

Erkek

624

Hesabı
Kredi: 5990

http://adrenalin.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

1 sayfadaki 2 sayfası 1, 2  Sonraki

Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz